Sunday, October 11, 2009

Ne Güzel Gülümsüyorsun :)

Volkswagen İsveç yeni bir pazarlama kampanyası başlatmış. Adı kadar basit: Eğlence Teorisi.

İstersek neden olmasın?

Friday, September 11, 2009

After & Pre-

İsveç'te cuma günleri çok mübarek günlerdir. Karnınız doyar, eğlenmişlik katsayınız artar, kafa hoşluğu düzeyiniz hoş seviyelere gelir. Tüm bunlara yol açan sihirli sözcüklerin içinde de "after" ya da "pre-" kelimelerinden biri olmak zorundadır.

Cuma günleri gündüz fazla yemek yemek pek hoş değildir.. Hafif bir kahvaltı birkaç kahve, olmadı bir öğle arası "fika"sı sizin için yeterlidir. Zira, saat 4-5 sularında, sanki bir haftadır açmışsınız gibi yiyeceğiniz "after-work"e gideceksiniz. Haydi bi' de İsveççesine bakalım: Efterarbetat

After-work bir açık büfedir. Şehrin bütün barlarında kurulur. Normal fiyatına bir adet bira yada "cider" alırsınız. Yanında size bir pasta tabağı verirler. Ve önünüzde etinden salatasına, makarnasından balığına kadar uzanan yaklaşık 15 çeşitlik bir büfe. Yiyin evladım yiyin.

After-work'ten sonra midenizi tuta tuta en yakın arkadaşınızın evine gidersiniz. Yolda "Systembolaget"e uğramayı unutmayın. Eve geldiğinizde biraz mideniz yatıştıktan sonra "pre-party" başlar. Ve sayınız anlamadığınız biçimde git gide çoğalır. Barlardaki alkollerin pahalılığından çözümü pre-party'lerde sarhoş olmakta bulan gençlik pre-party'nin çakır keyfliğiyle barların yolunu tutar. Bara girerken muhtemelen grubun içinden bir iki kişi çok sarhoş olduğu gerekçesiyle "securitas" yazılı abiler tarafından kapı dışarı edilecektir.

Bardaki eğlencenizden sonra eğer halen enerjiniz kaldıysa (ki benim 6ay boyunca bir kere bile kalamadı) after-party adlı organizasyona katılabilirsiniz. Efendi efendi çıkarsınız bardan topluca. Gidersiniz bir arkadaşınızın evine. Hem sabahlarsınız hem içersiniz. Bu arada İsveç'te diğer Avrupa ülkelerine göre tecavüz oranının yüksek olmasının nedeni olarak bu ev after-party'leri gösteriliyor. Cinselliğin normal sohbet ortamlarına girebilecek kadar tabuluktan çıktığı bu güzel İskandinav ülkensine ait bu bilgiye şaşırdığımı belirterek sözlerimi noktalıyorum. After-work'ünüz, pre-party'niz, after-party'niz bol olsun.

Thursday, August 13, 2009

En turkisk film med lyckligt slut

Erasmus'tan dönmüş olabilirim; ama İsveç hakkında diyeceklerim henüz bitmedi. (Umarım bitmez.) Sizle paylaşmak istediğim; fakat bir türlü sırası gelmemiş birkaç konu var. Döndükten bir buçuk ay sonra İsveç'e tekrardan en yakın olabildiğim bu şehirden, Edirne'den yazıyorum bu defa.

Kültürleri tanımak gariptir. Zira, çoğu zaman etraftaki turistlerden pek farkınız olmaz. Yeri gelir herkesin çektiği heykel fotosunun 2 milyon 358 bininci kopyasını çekersiniz, yeri gelir kimsenin niye ünlendiğini bilmediği garip yoğurdu yersiniz.

Yabancı bir ülkeye gittiğinizde en çok gözleriniz çalışır. Merakla etrafı incelersiniz. Yapıları, insanları... Sonra yerel yemeklerin tadına bakarsınız, kokusunu duyarsınız. Döndükten sonra hava nasıldı sorusuna verecek cevabınız da vardır. Gördün, tattın, kokladın, hissettin... Kaç oldu? 4 mü? O zaman geriye kalır 1. Maksat 5'i 1 yerdelik "duyu" paketimizi tamamlamak. İşte burada üvey duyu olan işitme çıkıyor karşımıza. Belki lisan ve konuşma tarzı değil ama çoğu zaman gidilen ülkelerin şarkıları ihmal edilir. Oysa şarkılar bir ülkeyi tanımak için en güzel yoldur.

Last.fm sitesi sağolsun İsveç'te geçirdiğim 5 buçuk ay içinde birçok İsveçli sanatçı tanıdım. Üstelik çoğunu da sevdim. Lakin, bunlardan birinin yeri apayrı. Bo Kaspers Orkester grubun adı. Undantag adlı bir parçaları var. Undantag, istisna demekmiş. Ben de muhtemelen istisnasız olarak 6-7 aydır bu şarkıyı her gün biraz daha severek dinliyorum.

Nakaratı "du och jag" diyor, "sen ve ben". Hikaye bu ya, 7 ay sonra şarkının sözlerinin geri kalanının neler dediğini merak ettim. Daha ilk mısralardan şarkıya bir kez daha hayran oldum. Meğer aramızda aylardır farketmediğim güzel bir bağ varmış.


Elimden geldiğince çevireceğim (tabii İngilizce'sinden).

Bo Kaspers Orkester - Undantag (İstisna)

Gecenin içinde bir dakikalık sükunetiz
Mutlu sonla biten Türk filmi gibiyiz

Bir gemiyiz ki gitmeyecek hiçbir noktaya
Boynunda birkez bile öpmediğim bir kısıma

Sen ve ben
Farklı bir şey miyiz
İstisna gibi miyiz
sen ve ben?

İstatistiklerde standart sapma oluruz
Tüm izleyenlere heyecan veririz

Bir treniz ki makinisti olmayan
Umursamaz beraber yola devam ederiz

Sen ve ben
Farklı bir şey miyiz
İstisna gibi miyiz
sen ve ben?

Hiç kuşkusuz
Kimsenin ulaşamadığı bir noktada
Sadece biz bir sona erişebiliriz

Sen ve ben
Farklı bir şey miyiz
İstisna gibi miyiz
sen ve ben?

Saturday, July 25, 2009

"Painted on Water"

Bütün bir hayatı, gülüşleri, öpüşleri, gözyaşlarını, melodileri suya boyamak… Çokça alışık olduğumuz için yıllardır yanından geçip gittiğimiz Ebru’ların öyküsü Sertab’ın sesinden yeniden canlandı. “Painted on Water” ya da Türkçe’siyle “Suya Boyanmış”, tam da bu noktada bize “Bi’ saniyenizi alabilir miyim?” diye fısıldıyor.

Painted on Water, güzel bir düşle başladı. Sertab’la Demir (Demirkan) baş başa Anadolu’da bir sahil kasabasında şirin bir eve yerleştiler. Bir sene boyunca binlerce türkü dinlenerek Türk Folk Müziği damarlarda dolaşmaya başladı. Şarkılar jazz, blues ve rock sound’larıyla hoş dokunuşlara uğradı. Melodilerle uyumlu İngilizce sözler yazıldı.

Pervasız doğu batı sentezlerinden daha ilk saniyelerde ayrılıyor. O kadar büyük bir emek var ki arkasında. Ve o kadar altı dolu bir felsefe… Doğu’nun melodilerini Batı’nın enstrümanlarıyla çalmak değil bu. Daha çok, doğunun hayatlarını batının boyalarıyla boyamak, suya boyamak…

EkşiSözlük’te albümle ilgili birçok kötü yazı var. Eğer siz de bu insanlar kadar “çok düşünmekten” hayatın renklerine bakmadan geçenlerdenseniz “şöyle olsaymış, böyle olsaymış” diye mızmızlanacaksınız. Bence, son dönemlerin en orijinal çalışması. Anlayana…

Sertab’la aynı yıllarda yaşadığım için birkez daha gurur duydum.

Before the Night, şarkısını ısrarla öneririm.

Saturday, July 18, 2009

Post-Erasmus Syndrome

Haydi bi de Türkçe'ye çevirelim: Erasmus Sonrası Depresyon

Üstüne neredeyse hiç mi hiç araştırma yapılmamış bu olgudur iki haftadır blogta yeni yazı görmemenizin nedeni. Evet, depresyondaydım. Benden önce Erasmus'a giden arkadaşlarım da aynı acıyı tatmış, adını bilmeden...

Nedir peki bu Erasmus sonrası depresyon? Açıklaması basit aslında. Düşünün, sizi oturduğunuz koltuktan alıp cebinize hayatınızda olmadığı kadar para ve zaman koyup hiç bilmediğiniz yerlere yolluyorlar. Her gün yeni insanlar tanıyorsunuz, yeni şeyler konuşuyorsunuz. Partiler, eğlenceler, alkol...

Eski sorunlarınız bir anda ortadan kayboluyor. Aileniz bile size bir çok şeyi yansıtmıyor. Hayatınızda ilk kez başkaları için üzülmeyi ya da başkasının sizi üzmesini bir kenara bırakıp sadece kendiniz oluyorsunuz. Üzülecek bir sorun varsa bunun tamamen kendinize ait olmasının gururunu yaşıyorsunuz.

Sonra birden saat 12'yi vuruyor. Balkabağı olma vakti...

Eve döndünüz. 5 buçuk ay sonra. Herkes, her şey o kadar aynı ki... Ama siz çok değişmişsiniz. Geride kalan herkes aynı kalmış. Annenizin peyniri dışarda bırakmışsın demesi artık daha çok rahatsız ediyor. Ailenin sorun olarak gördüğü konular ve anlaşmazlıklar artık eskisinden daha mantıksız ve boş geliyor. Ve insnalar sizin değiştiğinizin farkında bile değil. Size eskisinin aynısı gibi davranmaya devam ediyorlar. Onlar için hala 5 buçuk ay önceki insansınız.

Gözden ırak gönülden de ırak olurmuş. Bazı arkadaşlarınız döndüğünüzü bile farketmiyor. Türkiye cep telefonu hattınız çalınca şaşırıyorsunuz. Döndüğünüzü hatırlayan biri, telefondan ses geliyor: "Hoşgeldin Arda". Bir hoşgeldine bile o kadar ihtiyacınız var ki...

Zaten artık etrafınızda; kahvaltıda zeytin yediğinize, Türklerin içki içtiğine, pilavı nasıl pişirdiğinize, arkadaşlarınızla nasıl öpüştüğünüze şaşıran insanlar da yok. Bütün Erasmus insanları şıp diye kaybolmuş. Herkes kendi gerçek hayatına tekrar adapte olmaya çalışıyor. Rüyadan uyanmış gibisiniz. Tekrar uyusam kaldığı yerden devam eder mi acaba diye yatakta dönüyorsunuz. Dönüp duruyorsunuz. En sonunda çok uyumaktan başınız ağrıyor, kalkıyorsunuz.


Not 1: Erasmus döneminde beni arayıp soran, mail atan, blogumu okuyan, MSN'den yazan herkese çok teşekkürler. Geldiğimde, döndüğümü farkedip hoşgeldin diyen herkese de çok teşekkürler. Balkabağı olanlara da esenlikler dilerim, nezaket gereği...

Not 2: Blog yazılarım devam edecek.

Tuesday, June 30, 2009

Dans

Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön. Yeni baştan. Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön.

Çocukluğunda öğrendiği bu Baltık dansını, seneler sonra tekrar yapıyor. Adını bilmiyorum ne dansın ne de O’nun.

Bayram günü gibi özenle giymiş entarisini. Eldivenlerini takmış. Az değil yaşı. Ama gözleri daha da yaşlı. Gençliğinden kalma müzikleri getirmiş yanında. Müzikler eski kasetçalardan geliyor. Alışamamış, sevememiş teknolojiyi belli. Kim bilir daha önce nereye astığı çiçekli tülünü almış. Teknolojinin örtmüş üstünü, eski günlerini ararcasına... Öyle ya… Ne kaldı ki eski günlerden bu yana? Zaman çok şey götürmüş Riga’da. Sovyet yılları, ekonomik krizler… Dünyanın şanssız şehirlerinden birinde şansını arayanlardan sadece biri o da.

Elleri narin narin uçuşuyor havada. Biraz ürkek belki; ama asla utanç duymadan. Tek o değil zaten ekmek parası çıkaran o yolda. İlerde köşede gitar çalan yaşlı bir amca çıkacak karşıma. Sonra meydanda bir başkası saksafonuyla…

Birkaç saat sonra dönüş yolunda yine dans eden teyzeye takıldı gözlerim. Hala orada. Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön. Yeni baştan. Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön. Kaç saat oldu kim bilir.

Genç kızlığında Letonyalı erkeklerin kalbini çarptıran bu dans, şimdi benim yüreğimi acıtıyor. Dönme artık teyze. Dur, dönme…

Saturday, June 13, 2009

"I'm Arda's blurred memory."

Fight Club'ı tekrar izledim geçen gün. Şaka gibi... 10 yıl olmuş. Her gün biraz daha ölüyoruz.

İşin ilginç yani neydi biliyor musunuz? Kendime ait sandığım bi' sürü düşüncenin aslında bu filmden arakladığım kareler olduğunu anladım. 10 yıldır insanların önünden geçerken önümü mü kıçımı mı dönmem konusunda ikilem yaşıyorum. 10 yıldır uçaklardaki oksijen maskelerinin kafa yapmak için olduğunu düşünüyorum.

Yani taklitçiyim. Gene izledim. Gene yapıcam. Ben hala dövüş kulübünün liposakşın sabununu kullananlardanım. Oh...

Monday, June 8, 2009

Bedava

Bedava şu Oslo, bedava
Hava bedava, bulut bedava
Bi' sağnak bi' güneş bedava
Pazar günleri 2'şer saatlik park yeri
Rastlanılan açıkhava konserleri
Opera binasının camları bedava
7/11'dan alınan 9 TL'lik ekmek değil ama
Tuvalet musluğundan içilen su bedava
15 liraya alınamayan magnet bedava
Parasını verdikten sonra Munch müzesini gezmesi bedava
Bedava geziyoruz, bedava

Orhan Veli, Oslo 2009



Ama siz yine de elinize bir gün sihirli değnek geçerse, güzellik yarışmasına katılıp dünya için 3 şey dilemeniz gerekirse, tozlu bir dükkandan tozlu bir lamba bulursanız; Oslo için bi' güzellik yapın. Ucuzlatın.

Sunday, June 7, 2009

In This Funny Little World

Bitti. Tek kelimeye çok anlam yükleriz ya bazen. Bitti işte. Erasmus günleri sona erdi. Arkadaşlarla  vedalaştık. Herkes "uzaklara" döndü...

İsveç'e geldiğim ilk aylarda ödül alan bir konsept otelinin İsveçli mimarının röportajını izlemiştim. "At the end of the day, when you look at the table, it's not a table for me, it's a story." diyordu. Bazı anlar göründüğünden çok şey ifade ediyor. Bazı anlara çok anlam yükleriz bazen.

İsveç'e gelirken kendime şart koşmuştum. Türklerle haşır neşir olmayacağım demiştim. Zaten Türkiye'de bol bol var onlardan. Amaç yeni kültürler tanımak değil mi? Kendime verdiğim sözü tutabildiğim için gururluyum.

En güzel günlerimi geçirdim burada hayatımın. Ne kadar da ihtiyacım varmış her şeyden uzaklaşmaya. Yeniden doğdum derler ya... Arda bebek yeniden doğdu. Birkaç kez hüzünlenip hüngür hüngür ağlasam da huzuru tekrar buldum burada. 2005'ten beri kaybettiğim yaşam sevincimi... Alt üst olan hayatımı toparladım. Yeni hayatımın emekleme devresindeyim...

Güldük eğledik, yedik içtik sıçtık. Yaşanılanlar ve tırnak içindeki "arkadaşlar", muhtemelen bir daha dönmemek üzere denize açıldılar. Baki kalan tırnak dışına taşabilen arkadaşlıklar. İşte Erasmus'un bana kazandırdığı bir numaralı şeyler onlar.

Haftasonu Antoine'ın arabasıyla soluğu Oslo da aldık. Antoine önceki akşamdan kesin 8.30'da çıkmamız gerek diye tutturmuştu. Anlam veremedim ama peki dedim. Yol üzerinde ne idiğü belirsiz bir kente uğradık. Adını bile hatırlamıyorum. Efe'ye sorduğumda Türkçe'sini bile bilmediği bir coğrafi yapı olduğunu söylemişti. Arabayı parkettik. Çok kalabalık. Herhalde çok ünlü bir yer diye düşündüm. İçeri girdik. Etrafta bir sürü çocuk. Çocuklar için bir iklim festivali varmış. Standları dolaştık. Sonra kenarda kurulan kocaman sahneye doğru ilerledik. Barış bana etrafta "Reebok posterleri" var dedi. Sahnedeki iki sunucu Norveççe hikayeleriyle çocukları eğlendiriyor. Arkasından Zimbambe'den ithal bi' enstrüman çalan bi' abla çıktı. Yanında akordeon. Akustik... Keyfime diyecek yok. Derken Antoine ile Efe gitgide kalabalığın önüne geçmeye çalıştılar. Derken bir şey oldu. Tanıdık bir melodi. Bu senenin Eurovision birincisi: Fairytale... Norveççe anons: "Veee karşınızda Alexander Rybak"

Sadece "whaaaaat" diye bağırabildim. Antoine yanağıma öğrettiğimiz gibi Türk tipi bi' öpücük kondurarak söyledi: "This was for you."

8.30'dan çıkmalar, coğrafi şekiller, Reebok posterleri... Her şey yerine oturdu. Son ana kadar hiç bir şey anlamamıştım. Her şey benim içindi. Hayatımın en güzel sürprizi için...

15 dk. sonra ben sırıta sırıta sahneye bakıp tırnak dışına taşmış arkadaşlarımın benim için yaptıklarını düşünürken Efe ağlayarak kafasını omzuma dayadı. Albümündeki tüm şarkılarını biliyorum Alexander'ın... Funny Little World şarkının adı.

"And I don't know for sure
Where this is going.
Still I hope for more, and more.
'Cause who would know that you
Would treat me like a boy,
And I treat you like a girl,
In this funny little world."



Arkadaşlarım mutsuzken ben de mutlu olamıyorum. Antoine ile Efe, diğer Erasmus insanlarından farklı olabildikleri için tırnak dışına taştılar. Efe, Türk olduğu için en iyi arkadaşım olmadı. Sadece en iyi arkadaşımın Türk olması raslantısal bir şanstı. İyi anlar kadar kötü anları da paylaştıkları için...

Bense benim için çırpınan arkadaşıma yardım edememenin huzursuzluğu içindeydim. Elimden gelen tek şey sarılıp sırtını sıvazlamaktı. Ne güzel şeyler paylaşıyoruz şu kısa hayatımızda. Sonra güzel şeyleri kötü şeyler yüzünden unutuyoruz. Birbirimizi sevmeye ne kadar çok ihtiyacımız var. Şu küçük komik dünyada...

Küçük komik dünyama renk katan arkadaşlarıma... Bir kez daha teşekkürler çocuklar.

Thursday, June 4, 2009

Exchange İnsanları 4: Who is Your Girl Friend?

22:42, +6’C, İsveçli karşı komşum Christofer sitede başka bir binanın önünde yarı çıplak titremekte. (Dialoglar akıcılık açısından düzeltilmiştir.)

Arda: Hey, do you need key to get inside?
Christofer: Yes. I was in Vladimir’s vodka party. I lost my keys… I lost my t-shirt… I lost my telephone… I don’t know where my girl friend is…
Arda: Do you remember her telephone number? We can call her.
Christofer: I don’t remember her name. (?)

Nereden geldik buralara: Exchange İnsanları 3: How Much to Drink?

Monday, June 1, 2009

Ufukta Siyah Beyaz

Siyaaaah... Beyaaaaz... Siyaaaah... Beyaaaaz...

Merak etmeyin, "oh ne güzel iki kupayı da alıp 2008-2009'a adımızı yazdırdık, size de bu sezon sevinecek bişiy kalmadı." tadındaki sevincimi burada yaşamıycam. Tamam bugün konumuz siyah beyaz. Ama Türkiye'nin siyah beyazı değil, İsveç'in siyah beyazı...

Türkiye'de BBG formatında ilerleyen Ergenekon Terrör(?bsg) Örgütü davasının İsveç'teki versiyonu Pirate Bay davası. Pirate Bay paylaşım sitesine karşı açılan bu dava İsveçliler'in büyük bir çoğunluğundan tepki görüyor. Bu tepkinin adı da şöyle konuyor: Piratpartiet (Korsan Partisi)

Korsan Partisi, bildiğimiz kanlı canlı siyasi parti. 2006'da seçimlerden 8 ay önce kuruluyor ve %0.6'lık bir oy oranı elde ediyor. Bu daha başlangıç, çünkü 17 Nisan'da 4 İsveçli, Pirate Bay davasından birer yıl hapis aldığında partinin kayıtlı üye sayısı 14.711'e ulaşıyor. Partinin kurucusu Rick Falkvinge durumu şöyle özetliyor: "Bir haftada 3'e katladık ve üye sayısı olarak İsveç'in en büyük 3. partisi olduk. Artık her yerdeydik."

Partinin en dikkat çeken özelliği üyelerinin 30 yaş altı İsveçliler'den oluşması. Korsanlara günün her saati internette raslayabilirsiniz. Çünkü onların diğer adı "geek". Gecenin dördünde Facebook kullanıyor, sabahın altısında blog yazıyorlar.

Korsanların sağ sol parti olma gibi bir arzuları yok. Siyasetin sağ sol'dan öte bir şey olduğunu anlamışlar. Onların parti manifestosu da diğerlerinden farklı: Bilgi paylaşım özgürlüğü ve özel yaşam gizliliği


Parlemento barajı %4 olan İsveç'te Korsan Partisi'nin oy oranı %6-7 seviyesine ulaştı. Bu başarının ilk meyveleri 7 Haziran'da yapılacak olan Avrupa Parlementosu seçimlerinde toplanacak gibi gözüküyor. Ben de İsveç vatandaşı olsaydım oyumu düşünmeden Piratpartiet'e verirdim.

Haydi bakalım Korsanlar... Yelkenler fora!

Thursday, May 28, 2009

Bir başına

Şu Orhan Veli var ya
Neye yarar bir başına
Rakı şişesinde balık olsa?

Wednesday, May 27, 2009

Time Challenges for Cross Cultural Teams

Geçen gün International Management dersinde hayatımın ilk akademik makalesini hazırlayıp sunmuş oldum. JS kısaltmalı Fransız hocanın "gel bana elinin tersiyle iki tane çak" mimikleri arasında sunum yapmak pek hoş değildi. 3 Fransız (biri İngilizce konuşamıyor, biri aşırı ötesi inek ve gıcık), 1 Belçikalı (İsveç'teki en iyi arkadaşlarımdan biri olan Antoine) ve 1 Türk'ten (bu ben oluyorum sanırım) grubumun konusu "Time Challenges for Cross Cultural Teams" (Farklı Kültürlerden Oluşan Grupların Zamana Dayalı Sorunları) idi. Ben, "Perception of Work vs. Leisure Times" (İş ve Serbest Sosyal Zamanların Algılanması) kısmını hazırladım.

Bu başlıklar ilgilinizi çektiyse makaleyi ahan da bu adresten okuyabilirsiniz, hatta indirebilirsiniz. Tabii İngilizce biliyorsanız...

Dipnot: Bu grupla iki proje daha hazırlarsam şakır şakır Je parle Français diyim ben size... Fransızları seviyorum.

Tuesday, May 26, 2009

Ban'dıra Ban'dıra Ye Beni!

İsveç'ten buram buram memleket kokusu... Bu da RTÜK tribute'ü olsun.

Sunday, May 24, 2009

Exchange İnsanları 3: How Much to Drink?

Vladimir: I was in Turkey and we were drinking as if there was no tomorrow. 3 nights later i understood i would gonna die soon. I stopped drinking. Then, an idea come up my mind. I bought a nargile.
Arda: Then, you started to smoke as if there was no tomorrow?
Vladimir: Exactly!

Bizim bir mazimiz var: Exchange İnsanları 2: How to Stereotype?

Saturday, May 23, 2009

Şapka

Aaa manyağa bak demeden önce bir durun. Bu sefer olayı kestirip atmadan biraz durup hayran olmamız lazım. Fotoğraftaki abi, önemli bir abi. Çünkü o, binlerce kişinin seyrettiği bir spor müsabakasında soyunan "ilk" insan.

Yıl 1974, Twickenham Stadium'unda İngiltere, Wales'e karşı rugby oynuyor. İlk yarının bitiminde Avusturalyalı bir finansçı çırıl çıplak sahaya fırlıyor. Ardından onlarca çıplağı sürükleyecek olan bu isim Michael O'brien.

Olayın ardından kabuğuna çekilmiş Michael. İlk röportajını 32 yıl sonra Avusturalya'da Channel 7'de veriyor. "Where are they now?" isimli programda bu fenomenin başlangıcını şu cümlelerle anlatıyor: "İtiraf etmem gerekirse, koca bir boşluk... Üstümü çıkarıp fırlattığım ve koltuğumda çırıl çıplak beklediğim o dakikadan itibaren her şey bir boşluktaydı. Devre düdüğünün çalıp oyuncuların sahayı terk etmesini bekliyordum."

Michael'ın ünlü olmak gibi bir amacı yoktu. Hiçbir şeyi protesto da etmiyordu. Tek amacı bir İngiliz taraftarla girdiği iddiayı kazanmaktı. Polisler onu yakalayıp bir fotoğrafçı o ünlü kareyi çektiğinde elleriyle polislere bunu anlatmaya çalışıyormuş Michael: "Şuradaki arkadaşlarla iddiaya girdik, çizgiye dokunmam lazım." Hoş, polisler de anlayış göstermişler. Polis memuru Bruce Perry'nin 426T numaralı şapkası Michael'in pipisini örtecek şekilde çizgiye yürümüşler. Bruce o anı şöyle anlatıyor: "O gün aşırı derece soğuk bir hava vardı, ve Michael'in övünecek hiçbir şeyi yoktu."

Arkasından karakola gitmişler. Michael, iddiadan kazandığı 25 pound'u savcıya ceza olarak ödemiş. Programın sunucusu Michael'a soruyor:

-Aynı şeyi yapmak isteyenlere tavsiyeniz var mı?

-Kesinlikle! Sakın yapmayın!

Olayın ardından çok utandığını söyleyen rugby hayranı Michael'in yanına kar kalan tek bir şey var: Karakolda gerekli belgeleri doldurduktan sonra polislerin onu giydirip stadyumda oturduğu aynı koltuğa geri getirmesi. "Maçın hiçbir kısmını kaçırmadım, ... , döndüğümde oyuncular 2.yarı için sahaya çıkıyordu."

Thursday, May 21, 2009

Hayır, bu sefer Facebook'a o geleneksel siyah arkaplanlı yazımı koymıcam.

Lap-top'um, e-makalelerim, defterim, büyük boy tuzluğum, küçük boy tuzluğum, çizgili kahve fincanım, tuvalet kağıdım, iTunes'um, kiramı ödediğimi belirten sarı Forex fişim, bi türlü bitmeyen post-it'im, kullanılmış post-it'lerim, couchsurfing poskartım, Çağdaş'ın bana aldığı Starbucks termosum, Nivea Soft el ve vücut kremim, Krakow'dan çaldığımız Lech bira altlığım, Prag'tan aşırdığımız U Fleku bira altlığım, ekran temizleme ıslak mendillerim, patlak ampülüm, Gizem'in bana yaptığı karton uçurtmam, Voltaren kremim, fotoğraf makinem, boş CD'lerim, göz damlam, lens kutum, lens solüsyonum, cımbızım, ne zaman geldiğini hatırlamadığım 3 adet su bardağım, facebook'um,  harcanmayı bekleyen yarım ve bir kronluk bozuk paralarım, last.fm'mim, kingdom-of-ars.blogspot.com 'um, kek çırpacağına benzeyen kafa masajı aletim, cüzdanım, otobüs kartım, aptalca gülümse yazım, tüy toplayıcı yapışkanlı rulom, haftalardır çöpün yolunu arayan alışveriş fişlerim, şu an nasıl yazıldığından emin olamadığım müsvette veya müsfette kağıtlarım, radikal.com'daki Hakkı Devrim yazılarım, annemin iki de bir de içiyor musun diye sorduğu multi vitaminim, multi olmasa bile içmem tavsiye edilen limon tatlı C vitaminim, içmem tavsiye edilmeyen ama çoktan içilip masanın sol alt köşesine konmuş bira kutum, MP3 player'ım, bozuk şarj aletim, 60 kronluk P&G özür hediye çekim, masanın üzerindeki ekmek kırıntılarım

ve ben;

2 proje, 2 sunum ve 2 finalle, 2 haftalık final haftasına resmi olarak 2'lemekteyiz.

İsveç'te öğrenci sezonu açılmıştır. Kamuoyuna kederle duyurulur.

Wednesday, May 20, 2009

Exchange İnsanları 2: How to Stereotype?

Arda Sengel Buradan herkese "Perception of work vs. leisure times in cross cultural context" demek istiyorum.
14 minutes ago · Comment · Like

Marcelo Kenji Izukawa at 2:46am May 20
Japanese:"what is leisure time?"
Brazilian:"what is work?"
American:"what is cross cultural?"

Arda Sengel at 2:55am May 20
jajajaja =)
and Turkish: "What is perception?"

Write a comment...

Maziye bir bak: Exchange İnsanları 1: What is Racism?

Tuesday, May 19, 2009

Türkan Saylan anısına...

"Çağdaş Kadın"ın* ölüm haberini duyunca direkt vakit gazetesinin sayfasını açtım. Fikir yerine kir üreten bu zavallıların zavallı okuyucularından birinin yorumundan bir cümle aktaracağım.

"Çünkü o namaz kılan değil, bale yapan insanlar görmek istiyordu."

Şaşırtıcı; ama ne kadar da doğru bir gözlem yapmışsın zavallı.

Çünkü biz namaz kılan değil, bale yapan insanlar görmeye hasretiz.


* "Çağdaş kadın, kendi kararlarını kendisi veren, mutlaka ekonomik bağımsızlığını kazanmış, yani kendi geçimini kendisi temin eden, evlenmeye veya ayrılmaya kendi özgür iradesiyle karar verebilen, kocası tarafından aşağılanmayan, dayak yemeyen, çocuklarının önünde küçük düşürülmeyen kadındır." T.Saylan

Monday, May 18, 2009