Saturday, May 16, 2009

Ola ki bir gün yolumuz Hindistan'a düşer...

Bu hafta International Management dersinde seminerler haftasıydı. Bizim Hindistan, Batı'nın India olarak bildiği bu kocaman ülkenin asıl adı Bharat. Bundan mıdır bilmem yemekleri de bol baharatlıdır.

Misafir hocamız Hintli bir kızdı. Ülkesini anlata_ bilme çabası ses tonuna ve gözlerine nasıl da yansımıştı! Batının Slumdog Millionaire ötesinde bir şeyler bilmesi lazımdı. İyisiyle kötüsüyle saklamadan Bharat'ı bize tanıtmaya çalışıyordu. Çok severek yapıyordu ya bu işi, McDonald's'ın yerel ürünlerinden bahsederken ağzının sulanması da bundandı.

Bharat'ın çoğu vejeteryanmış. Mc'de de bu yüzden et satılmazmış. Halk arasında, son yıllarda tavuk ve balık yenmeye başlanmış. Ama, tabii ki genç nüfus arasında... Ben sadece tavuk yiyorum, diyor Hintli kızmız ve ekliyor: Muhtemelen gelecek nesil büftek ve domuz da yer.

Bizim gibi etobur bir toplum için ne kadar "exotic" bir kültür değil mi? İşin felsefesini öğrenince bu exotic'lik perdesi aralanıyor. Felsefe ana bir temel üzerinde oturuyor: Wealth (Tam olarak Türkçe karşılığı yok. Zenginlik diye çevirelim bakalım. Ama, sadece maddi anlam yüklenmesin.)

Hindu din felsefesine göre inekler kutsaldır. Sadece ineklere değil, ağaçlara zarar vermek de çok kötü algılanıyor. Çünkü, inekler size sütüyle zenginlik sunuyor, ağaçlar da meyveleriyle.

Ev ziyaretlerine eli boş gitmemek lazım Bharat'ta. Eli boş gitmek kabalıktır. Çünkü, misafirin eve mutluluk ve zenginlik getirdiğine inanılır. Gittiğiniz evde ya da herhangi bir iş toplantısında aynı mantıkla size yiyecek ve içecek ikram edilecektir. Bitirmeseniz bile tadına bakın. İş toplantıları, karşı tarafla zenginlik yaratma süreci için bir başlangıç anlaşmasıdır. Sizin sunduğunuz zenginliğe burun kıvıran insanla nasıl beraber zenginlik yaratabilirsiniz ki?

Wealth'i böyle algılıyor Hintliler. Hindu felsefesinin ikinci bir önemli konusu ise zaman. Felsefenin temel çıkış noktasını anlatıyor hocamız: "Time is illusion." Zaman, aldanmacanın bir parçası haline gelince saatler zamanı ölçemez oluyor. İyi zamanlar var Bharat'ta, kötü zamanlar... Çok iyi zamanlar var gün içinde, çok kötü zamanlar... Zamanı iyi-kötü diye ölçüyor yaşlı teyzeler Bharat'ta. Saatler koşarcasına geçmeyince de sabretmek saygınlık kazandırıyor insana. Sabırlı insan iyi insandır. Kararını vermiş olsan bile bir iki gün daha düşünmelisin.

Ola ki bir gün yolumuz Hindistan'a düşer... Umarım çok iyi bir zamanda, mutluluk ve zenginlik götürürüz, hoşgörü ve sevgimizin yanında.

Friday, May 15, 2009

Korsancılık

"this is a thank you to our fans"

Last.fm'de dünyada en çok dinlenen sanatçılara baktığımızda en başı an itibariyle 2,103,285 dinleyicisi ve 165,767,815 dinlenme sayısıyla Radiohead grubu çekiyor. İkinci sıranın sahibi Coldplay.

Coldplay bu sabah konser kaydı yeni albümünü çıkardı. Ama, piyasaya sürmedi. Onun yerine piyasayı uzaklara sürmeyi tercih etti. Ne mi diyorum? Olay şu: Albüm bu linkten yasal olarak beleş download ediliyor. Sabah yüklemeye başladım; fakat tamamlayamadım. Şu anda bu link dahil olmak üzere Coldplay'in official sitesine bile zor ulaşılıyor. Biraz beklememiz lazım sanırım.


Coldplay'in bu klas hareketi, "korsan da korsan" diye Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum filmindeki babanın "Benim yüzümdeeeeeöööönnn!" şeklindeki can hıraş bağrışı gibi cırlayan sanatçılara kapak olsun.

Sanatın satılması her zaman bana sanatın soğuk yüzü olarak geldi. Sanki sanat sadece beğeni kazanmak ve ego tatmini için yapılmalı. Alkışlar, hayranlık dolu sözler en büyük hediye olmalı. Bu noktada ikilem geliyor: Tabii ki sanatçının da para kazanması lazım. Peki sanatçılar albüm satışlarından mı para kazanıyorlar? Eğer öyleyse durum vahim; çünkü kimin albümünün ne kadar satacağı belli olmuyor.

Gerçek sanatçıyla çakma sanatçı ayrımı albümün ötesinde ortaya çıkıyor. Şarkıcılar kazandıkları paraları performansları için kazanıyor. O zaman korsan diye bağırınmalarına gerek kalmıyor. İyi performansın varsa konserlerin boş geçmez. Sertab Erener'in açıkhava konserlerinin etkisini MP3'lere hapsedebilir misiniz? İşte bu yüzden Sertab'ı dinlemeye gidiyoruz.

Sanatçının core competence'ı (şahsına münasır sunum vaadi) kendisidir. MP3'ü kopyalayabilirsin. Performansı kopyalayamazsın. Performansına güveniyorsan da kendi kendinin korsanını yaratman en tatlı çözümdür. Alkışlar Coldplay'e...

Norveç'in Peri Masalı

Bu seneki Eurovision'un, katılan şarkılarından sunucularına, animasyonlarından heyecanına kadar her şeyinin vasat olduğuna kanaat getirdim. Bu argümandan çıkışla Eurovision seyred(eme)me nedenlerimin 2009 modeli olan "dönemin en eğlenceli partisine gitme" düşüncemi pek de içim acımayarak uygulayacağım.

Ama İsveçliler izleyecek. İsveçliler Eurovision'u sever temalı yazıma inanmadıysanız artık kanıtlarla konuşacağım. Sizce bu afiş Türkiye'de görülebilir bi' şey mi?:

Cumartesi finali seyretmeyeceğim için müstakbel birincimi şimdiden açıklıyorum. Bu sene (umarım) Norveç kazanacak. Sahnede Alexander Rybak var. Şarkısının adı Fairytale. Peri masalı... Şarkı kemanla başlıyor. Kendinizi bir anda "Lord of the Dance" dansçılarıyla İrlanda'da gibi hissediyorsunuz. Hem de kemanın şarkının ikinci bölümünde kopan yayına rağmen =)

Belarus asıllı Alexander 5 yaşındayken piano ve keman çalmaya başlamış. Eurovision şarkısı sözüyle müziğiyle kendisinin. Sahne şovu etkileyici.Demek ki neymiş? Kaliteli sahne şovu için sempatiklik, güzel ses ve beste, içine işlemiş müzisyenlik ve azıcık oyunculuk kafiymiş. Paçoz dansöz kıyafetiyle kolundan tutulup sahneye fırlatılmış gibi durmaya gerek yokmuş. Gururla paylaşırım:



Son olarak da yarı finalden elenen diğer favori şarkım olan Coldplay tadındaki alt+rock İsviçre'yi öneririm: Lovebugs - The Highest Heights

Thursday, May 14, 2009

40x9=360

Araklamacı habercilik anlayışım gereği iftiharla sunarım:

Monday, May 11, 2009

Yeni başlayanlar için Eurovision


2001'den beri ilk kez bu sene slogan yok. Ama anka kuşumuz var. Fantasy bird...

Yarın akşam Eurovision'un ilk yarı finali var. Perşembe ikinci yarı final. Cumartesi büyük mutluluk... Haydi size introduction yapıcam: Eurovision, "yuroviijın" diye okunur İngilizce. Fransızlar, "lörövisyon" diye okur. Almanlara göre ise "eyröviijın" idir. Türkiye'de en çok bilinen yabancı dil İngilizce olduğuna göre "yurovizyon" diye okumamız makbüldür.

Bana başka okuma şekilleriyle gelen kişiyi, o anlamasa bile, sohbet sırasındaki bir sonraki cümlemde üstüne basa basa yurovizyon dememle kınar ve ezerim. Hatasını suratına tokat gibi çarparım. Akıllı olun, adamın asabını bozmayın. Falan fişmekan...


Eurovision'u bana sevdiren şeylerden biri her sene yeni logo tasarlanması. 2004 Istanbul'dan beri ana logo değişmiyor. Her sene evsahibi ülke yeni tema tasarlıyor.

Siz şimdi en sevdiğim yurovizyon logolarına en yeniden en eskiye doğru göz atarken, ben de bir kenardan yurovizyon geçmişimi anlatacağım.







2003'te Sertab katılınca yarışmadan haberim oldu. Öncesinde Eurovision deseniz şuursuzca bakardım. 2004'te Sertab'ın birinciliği sayesinde Eurovision İstanbul'da düzenlendi. Çağdaş'ın babası TRT'de çalıştığından dolayı yarıfinali canlı canlı Abdi İpekçi'de izledim.

Buraya kadar her şey normal. Olay 2005'te koptu. Gülşah Abla'mın erkek arkadaşı aile ile tanışmak için yemeğe geliyor. Ve muhteşem raslantı: Eurovision gecesi seçilmiş. Hem de sonradan en favori yılım olarak adlandıracağım 2005 Eurovision.

Tanışma yemeğine gelen erkek arkadaş şu an kuzenimin kocası. Ve benim hakkımdaki ilk izlenimi: Eurovision sapığı... Di mi Özgür Abi?

Yıl 2006... Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları ile Eskişehir'de Bahar Noktası oyununun turnesindeyiz. Eurovision izlemek için çözüm: Eskişehir'de Ali'yi yanıma alıp soluğu okey dönen bi' kahvehanede aldım. Amcamdan rica ettim. TRT'yi açtı. Mutlu mesut izledik. Oylamaları göremedim. Çünkü kahve kapandı.

Yıl 2007... Eurovision izlememi engellemeyen çalışan iç ve dış tehditler cirit atmaya devam ediyor. Bu sefer Boğaziçi Üniversitesi Yüzme Takımı ile İzmir'deyim. Üniversiteler arası yarışlar var.

Yarıfinali uçağa binmeden 5 saat önce evde izlemiştim. Final için İzmir Kordon'u seçtim. Tüm takım arkadaşlarımdan ayrılıp Mado'ya koştum. Rica ettim. TRT açıldı.

Takvimler 2008'i gösterirken 10 yıldır saat gibi çalışan televizyonum kelek yaptı. Hem de Eurovision'a bir hafta kala. Cevabını tamir görerek aldı.

Veee son olarak 2009. Arda İsveç'te. Her zamanki gibi televizyondan uzakta. Yarın akşam Eurovision'u Efelerin evinde izleyecek. TRT yerine SVT olacak yayıncı. İsveççe yorumlarla.

- Klasik Türk İnsanı: Eheheue Arda, kaçıncı oluruz?
- Arda (iç ses): O değil de... Bu sene logo nasıl tasarlandı acaba? Sahne tasarımı büyüleyici mi? Işık sistemini iyi kurdular mı? Acaba kaç farklı ülke bir arada? Sahne performansları nasıl olcacak? Orijinal koreografiler izleyecek miyiz? Hangi ülkeler jazz söyleyecek?
- Arda(dış ses): Haa? Bilmiyorum.

Sunday, May 10, 2009

İki Kelime

"...kaloriferi kapatıyorum..."

İki kelime bana ne çok şey söylüyor bi' bilseniz.

Saturday, May 9, 2009

Benimle evlenir misin?

Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Lütfi Sezen’in Türkiyat Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan ve ülkemiz için kelimelerle ifade edemediğim kadar önem arz eden, ne kadar teşekkür etsek az olan "akademik" araştırmayı siz sayın bir avuç okuyucularımla paylaşmak isterim.

Ama öncesinde şunu söylemezsem içimde kalacak bölümü: Lan, götünüzden Türkiyat diye kelime uydurup derginin adı mı yaptınız? Bu ne be!

İşte Lütfi'ciğimin araştırmasının özeti:

EVLENME BİÇİMLERİ

1- Görücü usülü ile evlenme
2- Kız kaçırma
3- Başlık parası karşılığında evlenme
4- Oturak alma evlilik
5- Başörtüsü kaçırma yoluyla evlilik
6- Beşik kertme
7- Taygeldi
8- Kuma
9- Berdel
10- Kepir (yaban değişimi)
11- Ölen kardeşin karısıyla evlenme
12- Baldızla evlilik
13- İç güveyi
14- Yetim evliliği
15- Yakın akraba evliliği
16- Oldu bitti evlilik
17- Para karşılığı evlenme
18- Kan parası karşılığı evlenme
19- Öcalma karşılığı evlenme
20- Çok eşli evlilik
21- Anlaşmalı evlilik
22- Hileli evlilik
23- Raslantı evliliği
24- İlan yoluyla eş seçme
25- Tercihli evlilik
26- Yabancı ile evlilik
27- Farklı mezhep evliliği
28- Metres edinme
29- Muta evliliği
30- Dış güveyi evliliği
31- Dul evliliği
32- Tanışıp anlaşarak evlenme
33- Televizyon evliliği

Elimde görmüş olduğunuz link asıl habere gider.


Lütfi'ciğimin araştırması karşısında gözlerim doldu ve kendi çapımda katkıda bulunmak istedim:

ÖNERDİĞİM ALTERNATİF EVLENME BİÇİMLERİ

34- Gazozuna ilaç katma yoluyla evlenme
35- Tecavüzcüsüyle evlenme
35- Semra Hanıma'ın onayını alma yoluyla evlenme
36- Ya topçuya ya popçuya vararak evlenme
37- Hollanda'ya gitme yoluyla evlenme
38- Tek gecelik evlenme
39- Gönül bu ota da konar boka da yoluyla evlenme
40- Sibel Can diyetiyle zayıflayıp evlenme
41- Hülya Avşar taktiğiyle 30. kez evlenme
42- MIRC'de tanışıp evlenme
43- Gemide kaptana nikah kıydırarak evlenme
44- Ya benim olursun ya toprağın deme yoluyla evlenme
45- Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz diyerek iki kişilik intihar yoluyla evlen(eme)me
46- Ben seni ne batakhanelerden kurtardım diyerek evlenme
47- 10.000 davetliyle Çırağan Sarayı'nda evlenme
48- Prezervatif kullanmama sonucu evlenme
49- Pınar Altuğ usülü sab-i sıbyanla evlenme
50- Mantık evliliği
51- Mantı evliliği
52- Pisi pisine evlenme
53- Zengin ve bir ayağı çukurda adama kancayı takma yoluyla evlenme
54- Öylesine evlenme
55- Bu odadan çıkınca önüme çıkan ilk insanla evleneceğim diyerek evlenme
56- Evlilik çağına gelip evlenme
57- Evlilik çağını geçip evde kalmış sıfatını edinip sonra evlenme
58- Bütün çağları geçip bir daha evlenme
59- Evlilikte keramet vardır diyip evlenme
60- Çöpçatanlık yoluyla evlenme
61- Eve kız atma yoluyla evlenme
62- Eve erkek alma yoluyla evlenme
63- Belediyenin toplu nikahıyla evlenme
64- Yıldırım nikahıyla evlenme
65- Memleketten düğüne 5 otobüs dolusu akraba getirterek evlenme
66- Takı törenindeki altınları almak için evlenme
67- Sevişerek evlenme
68- Daha iyisini mi bulacağım diyerek evlenme
69- Ruh ikizini bularak evlenme
70- 40 gün 40 gece dillere destan düğün yaparak evlenme
71- Şimdiki aklım olsa evlenir miydim demek için evlenme
72- Canına tak edip evlenme

Exchange İnsanları: What is racism?

X: Do you click to Asian girls on porn-sites?
Y: No.
X: Why don't you?
Y: Because I only like European girls.
X: You're too racist.

Friday, May 8, 2009

Sevmeye Vakit'siz Cümleler

Bu haberi duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu. O yüzden hakkında yazı yazmadan önce sinirimin dinmesini beklemenin iyi olacağını düşündüm. Artık yazabilirim.

Bilmeyenler için: Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği başkanı, aynı zamanda cumhuriyet mitinglerinin organizatörü. Okuyacağınız haber Vakit adlı gazeteden kesilmiş bir küpür.


Mağdem haberi yapan gazeteci fotoğraf kullanmış, ben de fotoğrafla cevap vereyim.


Bu kaplumbağa ters duruyor. Kim bilir belki de dünyanın ters döndüğüne inandırmıştır kendini.

Thursday, May 7, 2009

Üzgünüm

İki gündür kendimi Mardin .....'ı ile ilgili bir şeyler yazmak zorunda hissediyorum. Köşe yazarlarının yorumlarını okuyorum. Çok düşündüm; ama cümledeki boşluğu bile tamamlayamadım. Üzgünüm...

Tuesday, May 5, 2009

Ingen Reklam Tack!

Ingen Reklam Tack! Başlıktaki üç kelimeden sadece ikincisi tanıdık gelse de aslında bu cümleyle bolca haşır neşirsiniz: "Lütfen reklam bırakmayınız." İsveç’te bazı öğrenci evlerinin kapılarındaki posta deliklerinin üstünde yazıyor bu yazı. Bugün, 17 günlük Avrupa Interrail Turu’mdan derleme bana "Ingen Reklam Tack!" dedirtmeyen çalışmaları anlatan bir analiz okuyacaksınız.


Venezia: Bu görsel, Venedik’in en ünlü ulaşım aracı olup Büyük Kanal’dan geçen 1 numaralı Vaporetto’nun üstündeydi. Casino di Venezia, Venedik’teki tek kumarhane. Reklamdaki sloganların İtalyanca yerine İngilizce kullanımı hedef kitlenin turistler olduğunun açık kanıtı. Slogan seçimi iddialı. Kumar, genel olarak fiziki ihtiyaçlardan çok duysusal (heyecan) ihtiyacını karşıladığından dolayı bu çalışma da heyecan uyandırmaya yönelik hazırlanmış. Bu anlamda sub-slogan diye bileceğimiz “Keep playing.” kısmı gayet ölçülü ve tamamlayıcı bir kullanım olmuş. Sloganın ilgi çekici görselle desteklenmesi güzel. İlk bakışta, farklı heyecan duygularının hepsini teker teker algılama şansımız olmasa da bütünsel olarak amacına ulaşıyor. Arka fon olarak kırmızı kullanılması yerinde bir karar. Hem kırmızının altbeyindeki cognitive etkisinden, hem de Venedik’e özgü bir durumdan: Venedik pastel tonların hakim olduğu bir şehir olduğu için kırmızı gözlerden asla kaçmıyor. Amacı turistleri bir kereliğine mekana çekebilmek olan bu çalışmanın fışkıran heyecan ve merak öğeleriyle bunu başardığını düşünüyorum. Reklam hakkındaki tek eleştirim, uygulamasına gelecek. Vaporetto’nun camlarını kaplayan bu çalışma Vaporetto içinden şehrin yeteri kadar görünmesini engelleyerek küfür etmemize yol açıyor. Turistlerin büyük bir kısmının da bu Vaporetto’ya bindiğini düşünürsek, akılda istemeden de olsa markaya karşı negatif algı oluşturduğunu iddia edebilirim.

Praha: Nisan ayı içinde Avrupa’nın bulunduğum 9 şehrinde de çoğu reklam bolca cinsellik öğeleri içeriyordu. Özellikle Roma tren garını boydan boya kaplayan Emporio Armani görsellerinin yanından geçerken kendimi “seks gibi” demekten alıkoyamadım. Cinselliği salt ilgi çekme amaçlı niteliksiz kullanan bu reklamların yanısıra yerli yerinde nitelikli kullanıma da rastladım. İşte Prag’tan bir örnek:


Reklamın mesajı çok açık. Eğer ayda 490 Kč öderseniz solda görmüş olduğunu baklava baklava karın kaslarıyla sağda görmüş olduğunuz taş gibi kalçaların benzerlerine sahip olabilirsiniz. Reklam, fitness’ın terletici konseptine gönderme yapmadığı, bilakis imrendiren görselleriyle bunu düşünmemizi bile engellediği için benden artı not alıyor. Erkek görselindeki fiyat etiketi kordonu ise espirili bir seçim olmuş. Fiyat etiketlerinde barkotun büyütülerek kullanılması ürünü (kalça ve karın kası) standartlaştırarak –her ne kadar aktif algımızla farketmesek de- herkesin sahip olacağına dair gönderme yapıyor. Görseldeki ışık kullanımı ise erotizmi destekleyen bir seçim olmuş. Bal-dök-yala spor salonu fotoları göstermektense loş ışık kullanımıyla salonun kalitesini yansıtmak güzel bir seçim.


Vien: Hiç çekinmeden Avrupa’nın sanat başkenti diyebildiğim Viyena’dan billboard görseli yerine “word of mouth marketing” ve yılların getirisi olan bir “guerilla marketing” çalışması sayılabilecek bir “ayrıntı” ile karşınızdayım. Elinizde tuttuğunuz sırada enteLLektüel (bakınız entelektüel demiyorum, entellektüel diyorum!) açlığınızı tıka basa doyuran, soyluluğunuza asalet katan bu şey bir menü. Sacher-Torte ile dünyaca ünlü bu asırlık cafe, başarılı service marketing’ini bu güzel ayrıntılarla tamamlıyor. Bana da tebrik etmek ve tatlımı yemek düşüyor.


Budapest: İğrenç şehir Budapeşte’den gördüğüm an aklıma eski bir bilardo cafe afişini getiren yine hoş bir çalışma… Bilardo Cafe’nin farklı konsept geceleri için, bilardo toplarıyla konsepti anlatan çağrışım görselleri çıkarılmıştı. Neyse… Konuyu bulandırmayayım. Basit, yalın ve temiz bir iş. Cuma akşamları balık gecemiz. Friday = Fishday. Akla çabuk girer. Kolay kalır. Bir de haftanın beşinci günü. Yap elinle bir beşlik. Balığıda serçe parmağına tak. Büyük balık küçük balığı yutar ya… İşin ilginci beynimiz, balığı elle yediğimizden dolayı fotoğrafta el kullanımıyla gizli bir çağrışım yakalıyor. Balığın elimizi yemesi ise görsele kafa çevirtip bir daha baktıran yabancılaştırma öğesi olsa gerek…


Jönköping: Bu çalışmanın özgün yanı diğer sıkıcı ve tekdüze giyim firması görsellerinden ayrılması. Yine her zamanki gibi bir fotomodel ve kıyafet var. Sihirli dokunuş, dramaturji ve postürde. Çünkü, bu görsele yandaki fiyat yazısını görmesek asla giyim reklamı diyemeyiz. Brothers markasının yazı fontuyla, fotomodelin mimikleri ve duruşuyla her şey sanki bir dizi tanıtım afişini çağrıştırıyor. Postürdeki enerjik yapı ise baharın geldiğine dair altbeynimize mesaj yollamayı ihmal etmiyor. Atik, mücadeleye hazır ve kendinden emin bakışlarıyla reklam markanın genç işadamı hedef kitlesiyle cukkadanak birleşiyor.

Berlin: Veee geldik Berlin Duvarı’nı gezerken üşenmeyip yolun karşısına geçip fotoğrafını çektiğim afişlere. Afişin altında sayısız kurumun logosu var. Zaten Berlin Duvarı’na nazır billboard kiralamak için finansal verilerin muhteşem olması lazım. Reklam çok kışkırtıcı. Beyninizin homofobi kalkanını bir anda yerle bir ediyor. Tabii burada tam tersini de düşünmek lazım. Hiç çekinmeden bir öpüşme sahnesinin konulması insanların beyninde direkt olarak homofobi kalkanlarını kullandırarak mesajın algılanmasını en baştan etkileyebilir. Bu anlamda bu afiş Türkiye’de asla kullanılamayacak ve haber bültenlerinde kendine bol bol yer bulacak bir hale dönüşecektir. Almanya için durum ne bilmiyorum. Sosyokültürel araştırma yapmadan bir söz söylemem yanlış olur. Umarım istedikleri etkiyi alabilmişlerdir ve eşcinsel toplulukların normal hayat içinde “insanca” görünürlük kazanmalarına katkıları olmuştur.



Afişin Almanya’da ikamet eden azınlık-çoğunluklara hitap edebilmesi için 3 dilde hazırlanması çok hoşuma giden bir kısım. Ancak reklamda dilbigisi kurallarının iyi derecede uygulanması gerektiği olgusu tokat gibi karşımıza çıkıyor. “Sevgi saygıya değer” sloganı bu haliyle “Sevgi saygı”ya değer manasına gelir. Fakat sloganın Almanca “Liebe verdient Respekt” versiyonuna baktığımızda denilmek istenenin “Sevgi, saygıya değer.” olduğunu anlıyoruz. Türkçe ve Almanca versiyonlarındaki saygı kelimesinin ilk harfinin niçin birinde küçük birinde büyük yazıldığına da anlam veremedim.

Almanya’daki bu dikkat çekici sosyal sorumluluk görselinden sonra Berlin metrosunda bulduğum kalıcı duvar yazısı reklamını görmenizi istiyorum. Metronun içindeki reklam karelerinden birinin içinde yer alıyor bu yazı. Bu alan uzun süre reklamverenlere kiralanmamış/kiralanmayacak ve bu “soru”yu her sabah metroya binerken düşünmenize yol açacak. Görseli üzerine yorum yapmadan koyuyorum. Bu sefer sizin kendinizin düşünmesi gerekiyor:

Sunday, May 3, 2009

Çöpçü

Denis Vianello’yla tanışacaksınız bugün. O sizleri hiç tanımayacak. Sabah 4’ü 20 geçe evden çıktı Denis. Venedik’in güneyinde Pellestrina adlı bir adada yaşıyor. Rotası Venedik’in St.Marco meydanına doğru. Burada çalışıyor Denis. Saat 6’dan 8’e kadar tüm meydanı süpürüyor. O, Venedik’in 300 çöpçüsünden biri…


“La Rivista di Venezia” adlı kültür-sanat dergisinden tüm bu bilgiler. Venedikliler Denis’e çöpçü demiyorlar aslında. Bu bizim tanımımız. Dergideki adları “ekoloji işçisi”… Sizce de güzel bir tanımlama değil mi?

Saat 8’den sonra da çalışmaya devam ediyor Denis. Ara sokakları arşınlayarak evlerin çöplerini topluyor. Denis’in kabataslak hesabına göre haftada 200 tona yakın kağıt-karton harcıyormuş Venedikliler. Buna şaşırmıyor değil her seferinde. Normalde Venedikliler çöplerini apartmanların kapı önlerine çıkarıyorlar. Fakat, çoğu apartmanda asansör yok. Yapılar eski. Yapılar gibi insanlar da eski. Yaşlı bir bayan bir iyilik istediğinde, diyor Denis, hayır demek zor.

Özel günlerde 300 ekoloji işçisinin, iş yükü de artıyormuş. Yılbaşlarında gece 2’de çalışmaya başlıyorlarmış. Denis’in dediğine bakılırsa eşiyle iki kadeh bile tokuşturamıyormuş. Bir de efsanevi bir olay var. 1989 Pink Floyd konseri… Konser sonrası meydandan tonlarca çöp toplamak zorunda kalmışlar. Eğer Pink Floyd bir daha Venedik’te konser verseydi, diyor Denis, konseri izledikten sonra bir hafta Pellestrina’dan çıkmazdım.

Her ekolojik işçinin kendine ait bir temizlik bölgesi var. Denis’inki çok özel… St.Marco meydanı eşiyle düğün fotoğraflarının çekildiği mekanmış. Belki de Denis’e işini en çok sevdiren kısım bu.

Venedik’te evlenen çiftler ve turistler! Çektiğiniz o unutulmaz güzellikte fotoğrafların filminde göremeyeceğiniz bir şey var. Denis, her gün makyaj yapıyor Venedik’e… Fotoğraflarınız güzel çıksın diye…

Teşekkürler Denis. 1 Mayıs’ın kutlu olsun.

Saturday, May 2, 2009

Sanırım kafayı mangal yapıp yiyorum!












"Şimdi bu iki fotoğrafın ne alakası var? Niye yan yanalar?" tepkinizi duyar gibiyim. Zaten siz sormasanız bile ben kendi kendime soruyorum.

"Gün gelecek blog'una İbo'nun fotosunu koyacaksın" deseydiniz "Hadi lan" derdim. Ama koydum sanırım.

Bugün balkonumu açtım. Ve... Bu bendeki aşk deilll canoo canooo, süüleee banaaa niireee gidem / Başımdaki sevdaaayıııı canooo canooo...

Tam gaipten İbo duyuyorum, kafayı yiyorum diye blog'a yazacaktım ki google'a uygun fotoğraf bulmak için "İbrahim Tatlıses İsveç" yazınca ikinci dumur kademesine erdim. İbo, eski bir jetini İsveç Kraliyet Ailesi'ne satmış.

Ben de kafayı yemekten vazgeçip kafayı mangal yapıp yemeğe karar verdim.

Thursday, April 30, 2009

Språng


30 Nisan itibariyle Stadsparken'de (The City Park) ateş yakmamızla, havai fişek patlatmamızla ve bandonun bize eski İsveç şarkıları çalmasıyla İsveç'e bahar resmi olarak gelmiştir.

Kamuoyuna neşeyle duyurulur.

Kısa Film Dünyasına Düşen Çocuk

Sahnelerden kısa film dünyasına, set asistanı ve "düşen çocuk" olarak geçiş yaptım.

MOVEMENT (2009)

Wednesday, April 29, 2009

Arda Sengel'le Kim 500 Milyar İster?

(Cevaplar: abcdabcdabcd...)



1. Arda Sengel aşağıdakilerden hangisiyle Interrail'e çıkmıştır?

a. Efecan Kağanoğuzbeyoğlu
b. Kağanbey Efeoğuzcanoğlu
c. Ebru Cündübeyoğlu
d. Efiken Keygınoguzbiyoglu


2. Berlin, Arda Sengel ilk defa ne yaptığı için anılarında yer edecektir?

a. Interrail'de osurduğu ilk Orta Avrupa kenti olduğu için
b. Bu şık ÖSYM tarafından şık bulunmadığından kaldırılmıştır
c. İlk Alamancı döner-ekmeğini yediği için
d. Terli terli üstüne soğuk su için


3. Curry Wurst nedir?

a. Alman Hollywood starı
b. İçinde köri geçen Alman küfürü
c. Üstünde köri olan Alman sosisi
d. Elinin köri


4. Berlin'de Arda Sengel'in misafir olduğu evin sahibinin Che şapkalı kot montlu arkadaşı hangi şarkıyı söylemiştir?

a. Banu Alkan - Bir Gün Beni Arzularsan Gel
b. Serdar Ortaç - Karabiberim
c. İsmail YK - Bas Gaza Aşkım Bas Gaza
d. Cartel - Cartel


5. Prag'taki yamuk binanın adı nedir?

a. Dancing House
b. Fuckin' Chaos
c. Micky Mouse
d. Metamorfoz


6. Burak, bana Prag'ta ...... ..... .

a. Çapak fakat salak.
b. Tabakta kabak bırak.
c. Sapakta sapıkça bak.
d. Merakla durakta bok at.


7. Gezi boyunca en çok aşağıdakilerden hangisine küfür edilmiştir?

a. Prag'ta masum Fransız ailesine
b. Yayvan Amerikan İngilizcesi'ne
c. Efe'nin canhırış öksürüğüne
d. Kıtasına dönmesi gereken uzakdoğulu turistlere


8. Arda Sengel, Budapeşte'ye gideni ....

a. Alnından öper.
b. Ajdar'dan beter.
c. Hakan'dan Peker.
d. Balkondan iter.


9. Arda Sengel'in Vienna'da yaşayan, 3 senede bir görebildiği ve çok sevdiği arkadaşı geziden birkaç hafta önce ne yapmıştır?

a. İtalya'da bilgisayardan ses yapıp üstüne ney üflemiştir.
b. Sakala bak a.q. diyen Alamancı'ya beğenemedin mi a.q. demiştir.
c. Türk esnaflı Vienna pazarından sarımsaklı yeşil zeytin alıp yemiştir.
d. Çemberlitaş'tan mavi kart alıp gelmiştir.


10. Arda Sengel'in Budapeşte'de kaldığı hosteldeki Portekiz asıllı 30 küsür yaşındaki Berlin'de yaşayan adamın Stockholm'de başına ne gelmiştir?

a. 22'den sonra geldiği için bara giriş parası vermiştir.
b. Önünde bir sarışın arkasında bir sarışın dans etmiştir.
c. Eninde petrol sonunda petrol Ajda Pekkan dinlemiştir.
d. Güllerin içinden caaanım koşarak koşarak koşarak gelmiştir.


11. Arda Sengel, İtalya'da aşağıdakilerden hangisini çöpe dökmüştür?

a. Spaghetti
b. Lasagne
c. Gnocchi
d. Pizza


12. Arda Sengel'le Efecan Kobo'nun Venedik'te re-prodüksiyon yapmaya çalıştıkları fakat yanlış şarkıyı seçtiklerini farkedince rezil oldukları 90'lardan kalma Metin Arolat şarkısı hangisidir?

a. "Psikoloji"m hızla değişti!
b. "Bandıra bandıra" ye beni!
c. Turp gibiyim turp, "Çikita Muz"!
d. Yürek paramparça zaten, "Dert Değil"!


13. Arda Sengel, Artur olarak benimsediği ismini İsveç isim günü takvimine göre 13 Nisan'da nerede kutlamıştır?

a. Roma
b. Antik Roma
c. Roma'lı Perihan
d. Roma'yı da yakarım


14. Efecan Kobo, Roma'nın güzelliğine hayran kalıp ne yapmıştır?

a. Gece 3'te tren garının önünde çantasına oturarak uyumuştur.
b. Aşağıdakilerin ve yukarıdakinin hepsi
c. Gözlüğünü düşürmüştür/çaldırmıştır/kaybetmiştir.
d. Dilenciye 5 Forint (Macar parası) verip koşarak uzaklaşmıştır.


15. Efecan Kobo, gezi sırasında aşağıdaki mesajlardan hangisiyle yusuf yusuf olmuştur?

a. Benim senin gibi kızım yok.
b. Benim sana verecek kızım yok.
c. Benim senin gibi torunum yok.
d. Bir kedim bile yok.


16. Arda Sengel'in kurduğu "Türkler zaten salaktı, Almanlar da salak." cümlesi ne açıdan yanlıştır?

a. Metroda yolu kapayan şişko ve kapalı kızı hedef alarak yüksek sesle söylendiği için
b. Aziz Nesin'in gözlemi yanlış olduğu için
c. AB'ye uyum süreci için
d. Söz konusu cümlenin Vienna metrosunda kurulmuş olup Avusturyalıların sadece Almanca konuştuklarından ötürü Alman diye stereotype'a sokulduğu için


17. Bratislava'da McDonald's'daki kasiyer çocuk için aşağıdakilerden hangisi günün en önemli olayı ne olmuştur?

a. Bi köşesi yamuk şeffaf Bonus kart görüp tüm McDonald's çalışanlarına wow efektiyle göstermesi ve oyuncak mı bu diye sorması
b. Mustafa Topaloğlu'nun Obama'nın başkanlığa gelmesinden çok etkilenip yazdığı şarkıyı hayatı boyunca hiç dinleyemeyecek olması
c. O günden yaklaşık 3 hafta sonra Seda Sayan'ın KanalD'den ayrılacak olması
d. Arda Sengel'in Bratislava'dan buzdolabı magneti almamış olması


18. Arkadaşıma sormak istiyorum joker hakkımı ..... kullanmak istiyorum.

a. Call Shop'lardan anneme ve kızarkadaşıma telefon ederek
b. Efecan'a 10 milyonuncu defa hangi duraktan binmiştik nerede inicez diyerek
c. Selpak kaldı mı diyerek
d. Haritada nerdeyiz ki diyerek


19. Seyircilere sormak istiyorum joker hakkımı ..... kullanmak istiyorum.

a. Bana biraz kontor yükleseniz ne güzel olur diyerek
b. Goteburg acaba Bratislava'nın word'de kenarındaki noktadan tutulup çapraz çekilerek büyülmüş hali mi diyerek
c. Venedik'te €1,5'dan ucuz tuvalet yok mu diyerek
d. Şarjı bitmeyen fotoğraf makinesi/telefon/MP3 player keşfedildi mi diyerek


20. Yarı yarıya joker hakkımı ..... kullanmak istiyorum.

a. Venedikte'ki gondol ücretlerini €60/40dk.'dan düşürerek
b. U Fleků'da ikram zannedip içtiğimiz Bechorovka fiyatını indirerek
c. Bir dahaki Interrail'e patenli ayakkabı alıp toplam yürüme mesafesini kısaltarak
d. Budapeşte'de geceyarısı "commonsense'imizi kullanamayarak" verdiğimiz taksi parasını azaltarak


Emin misiniz?

Son kararınız mı?

Monday, April 27, 2009

Tost Ekmeği

İlk dilimle son dilim mükemmel uyumludur;



ama aralarında biraz zaman vardır.

Sunday, April 26, 2009

23

“ÖSS, ‘ölürsem sebebim sensin’ sorunu oldu. Sistem biran önce değiştirilmeli”
“Eğer ki ben başımı açıp medeni olacaksam başımı kapatıp medeni olmamayı tercih ederim.”
“Atatürk’ün kemiklerini sızlatmayalım”
“Ayrımcılık yapılmasın, nasıl düşüncelerle aynı ortamda bulunabiliyorsak giydiğimiz kıyafetlerle de aynı ortamda bulunabilmeliyiz”
“Burada konuşacağımı öğrendiklerinde sorunlarını anlattılar. Başbakanımız ‘Kriz teğet geçti’ diyor ama esnaf ve çiftçiler ‘kriz bizi teğet geçmedi, resmen delip geçti’ diyorlar”


Hepsi tanıdık sözler değil mi? Lakin, alışkın olmadığımız yanları da var. Bunların hepsi 23 Nisan'da Çocuk Meclis'inde söylendi. Çocuklar ailelerinden ne kadar çok etkileniyorlar. Çocukları siyasetten uzak tutalım demiyorum. Ama eğer, büyüklerin beylik beylik cümlelerini playback yapacak kadar sorunların içine çekilmişlerse bu noktada durup düşünmek lazım.

Onlara yaşlarından büyük sorumluluklar ve acılar veriyoruz. Geçen hafta Hakkari'de 14 yaşındaki Kürt çocuğunun kafasına dipçikle vurulup komaya sokulaması da cabası. Ben çocukken bizlerin büyüklerde ayrı bir dünyası vardı. Çocuklardan o dünyayı çalmaya hakkımız yok.

Ben çocukken dedim ya... Ve ben hala çocuğum ya... İşte o yüzden hala ayrı bir dünyam var. Küçük Prens'in karikatür kitabı çıkmış. Radikal kitap'ta üzerine güzel bir yazı yazılmış. Türkiye'ye dönünce alıp okuyacağım. Ne kötü onlar hiç okuyamayacaklar.

Büyüklerin dünyasındaki çocuklar için:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=932958&Date=26.04.2009&CategoryID=77

Çocukların dünyasındaki büyükler için:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=931351&Date=26.04.2009&CategoryID=40

Saturday, April 25, 2009

Ben,bugün Santa Clause gördüm.


Bugün Moose Safari adı altında İsveç Geyiği görmeye gittik. İsveçliler Älg diyorlar bu hayvancıklara. Älg, ortalama 2 metre boyunda ve 800 kiloya ulaşabilen hayvan gibi kocaman bir hayvan. İsveç'te günde 12-15 kadar trafik kazası Älg'lerin 50km/saat hızla yollara fırlamaları sonucu gerçekleşiyormuş.


İsveç'teki en ünlü geyik çiftimizin adı: Karl Gustav ve Silvia... Karl Gustav'ın İsveç kralı Karl XVI Gustaf'tan farkı görüldüğü üzere XVI sayısı ve Gusta'nın sonundaki f-v saçmalatması. Hadi bakalım...

Geyik denince aklımıza gelen ilk şey Ren Geyiği olabilir. Ama Ren geyiklerinin boynuzları yukarı doğru uzun. Bunlarınki iki yana uzamış. Ren geyiği göremesek bile Noel Baba'yı buldum. İşte yanda fotoları var. Adını "Jag heter bişi bişi" diye söyledi ama unuttum. Alıcaksın bu amcayı, evde sallanan sandalyeye oturtucaksın. Üzerine kırmızı-yeşil ekose desenli bir battaniye. Bi de şömine. Kar yağarken sana hikaye anlatacak. Canım amca. Çok sevdim seni.

Friday, April 24, 2009

Barut Fıçısı

Değişiyorum. Bazen sabah ürettiğimin fikrimi, Apple'ın efsane CEO'su Steve Jobs gibi akşama değiştiriyorum. Ve bunu söylemeye de çekinmiyorum. Bilakis kıvanç duyuyorum.

2006-2007 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları'nda beni koltuğuma sıkıca yapıştıran "Barut Fıçısı" adlı oyunu izlemiştim. Makedon yazar Dejan Dukovski tarafından yazılmış. Türkçe'ye her sene başarılı yapımlarla beni etkileyen Yıldıray Şahinler tarafından çevrilip yönetildi. Etkiliyici dekorun arkasındaki isim ise Barış Dinçel'di.

Sahnenin ortasında bir barut fıçısı. Tahtadan. Öyle ufak tefek değil ama... Kocaman bir fıçı bu. 11 sahnesinde farklı dekorları dışarı çıkardı bu fıçı. Dejan Dukovski Balkanlar'da anlatmış hikayelerini. Sözde Balkanlar ya, aslında tüm dünya fıçıda. Şiddet doluydu oyun. Nedensiz bir şiddet... Zaten bu sorgulanıyordu ana konu olarak. Sinirliyiz hepimiz, kızgınız. Nefret ediyoruz, öfke doluyuz. Sahnede değil barut fıçısı, tam şurada kalbimizde.

Oyunun bir bölümünde bu nedensiz öfkemizi açık açık sorgulayan bir replik salonda yankılanıyordu: "Evladım, nasıl bu hale geldiniz siz?"

Sahi, nasıl böyle olduk biz?

Sonradan, talihsizce ettiğimi anladığım cümleler var: "Almanya'daki tüm Türklerden nefret ediyorum." gibi... Interrail'de Berlin'e ve Vienna'ya uğramam gurbetçi tayfaya beslediğim önyargıları derin bir şekilde sarsmayı başardı. Nefretimi sorguladım. Sanırım Türkiye'de bana ait saydığım kültürden farklı bir şeyi temsil ettikleri için kızmıştım onlara. "Biz" ve "onlar" kavramlarını yaratarak... Türkiye'nin sadece "benlerden" oluşmasını istemiştim. Oysa Türkiye'nin renkleri vardı. O renklerden biri olduğumu anlamam gerekliydi. Onlar hem Türkiye'den hem Almanya'dan-Avusturya'dan kabul görmeyen insanlar. İki tarafın arasında kalmışlar. Ne oraya gidebiliyorlar ne de buraya... Bu yüzden daha çok tutunmuşlar birbirlerine. Umut ışığı aramışlar tanıdık suratlarda, sözlerde. İstanbul yerine Berlin'de doğsaydım onlardan biri olmayacak mıydım sanki?

Berlin'de döner-ekmek yediğimiz o büfe... Önce Almanca selamladı amca bizi. Sonra biz merhaba diyince bir anda gözleri ışıldadı. Ben de bir saniyeliğine sanki "eve" döndüm. İşte o an dank etti kafama. Merhaba...

Barut Fıçısı'yla başladı işte tüm bu hikaye. İlk kez derinden anlamıştım hoşgörü ve anlayışın gerekliliğini. Az buz da yol katetmedim. Ama ara sıra ters yöne de adımlar attım sanırım. Bu sabah taa 1961'de çekilmiş bir film yine ters yöne döndüğümü beni tokatlayarak anlattı. West Side Story adı. Batı Yakası'nın Hikayesi... Amerikanlar ve göçmen İspanyollar... Barut fıçısı Amerika'da bu kez.

Hani salonda replik yankılanmıştı ya, bu sefer filmin sonundan bir tirat yankılandı benim kulaklarımda:

- How have you found this gun Chino? Just pulling this little trigger! How many bullets are left Chino? Not for you? And you? All of you! You, all, killed him! And my brother... And Riff... Not the bullets and guns! With hate!

Kurşunla ve silahla değil, nefretle...

"Alamancılar", artık sizden nefret etmiyorum. Sizi anlıyorum. Ve sorgulamaya devam ediyorum.

Sahi, nasıl böyle olduk biz?

Wednesday, April 22, 2009

Schlagerfestivalen

Interrail'e gitmeden önce yazdığım, fakat html sorunları yüzünden yayınlayamadığım upuzun yazımı iftiharla sunarım:

Yıl 2007, aylardan mart... Zaten topu topu 9milyon olan İsveç nüfusunun 4milyonu o akşam tüm işlerini bırakıp aynı şeyi yapıyordu. Herkes televizyonun başında. Her yerde aynı kanal açık... İsveç nüfusunun %45'ini, o sırada televizyon izleyenlerin de muhtemelen %90'ını neydi ekran başına kitleyen bu şey? Üstelik 2000'lerin başından beri aynı olay her sene tekrarlanıyordu. Fenomen kelimesi ne kadar da güzel oturuyor olayın üstüne. İşte İsveçliler bu fenomeni şöyle adlandırıyorlar: Melodifestivalen



Adı ne kadar açık değil mi? Melodi ve festival... -en eki de İngilizce'deki the kelimesinin yerini tutuyor. Melodifestivalen, her sene düzenlenen bir müzik yarışması. 1951'de başlayan Festival di Sanremo'dan esinlenen bu yarışma 1959 senesinde ilk kez Sveriges Radio tarafından düzenlendi. 60 yıllık bir serüven... İşte bu festivalin kazananları 60 yıldır İsveç'i Eurovision Song Contest'te temsil ediyor.



Melodifestivalen, bugüne kadar sadece 3 kez aksaklığa uğramış. 1964'te bir sanatçının protestosundan dolayı, 1970'de ise İskandinav ülkelerinin topluca Eurovision'un oylama sistemini protesto etmesinden dolayı İsveç Eurovision'a katılmamış.

3'üncü aksamanın ise çok ayrı bir hikayesi var. 1974 yılında İsveç, çok sonra 2006'da Eurovision'un 50 yıllık tarihinin en iyi şarkısı seçilecek olan Waterloo ile yarışmayı kazanıyor. Dünya müzik piyasası ABBA'nın başarısıyla çalkalanıyor. Listelerde patlama yaratıyor.Eurovision kurallarına göre kazanan ülke bir sonraki sene Eurovision'a evsahipliği yapma ünvanıyla ödüllendirilir. İsveç tarihinde aldığı ilk birincilik sonucu 1975'te Stockholm'de ağırlıyor konuklarını. 1975'teki yarışmada Avrupa'daki çoğu insan ilk kez Türkçe bir şarkı duyuyor. Semiha Yankı kumral saçlarıyla Seninle Bir Dakika diyor... Yıllar sonra Semiha Yankı şu itirafları yapacaktır: "Türkiye'de sarışın kadın olmaz, diyerek saçlarımı kumrala boyadılar. O görüntülerimden hakikaten tiksiniyorum. Çok ciddiyim. O elbiseden, o görüntüden..." Oysa TRT aynı şeyi 1980 yılında Ajda Pekkan'a simsiyah peruk taktırarak tekrarlayacaktır.

Türkiye'li 1975 senesinden sonra İsveç'te komünizm rüzgarları Eurovision'un üzerinde esmeye başladı. Ülkedeki sol grupların İsveç'in Eurovision'u tekrar kazanıp evsahipliği yapıp para harcama ihtimalinden korkmasıyla başlayan protestolar İsveç'in Eurovision 1976'ya katılmasına engel oldu.

Sen sus da tüm bu olaylara sebep olan ABBA'yı dinleyelim diyenler için, İsveç 1974:



Schlagerfestivalen diye de anılıyor Melodifestivalen. Schlager'ı Türkçe'ye hafif batı müziği olarak çevirebilirim. Ama Melodifestival tarihine bakınca aslında yarışmanın Schlager olmadığı açıkça belli oluyor.Rap'ten glam rock'a, jazz'dan reggae'ye kadar birçok türden şarkı katılıyor festivale. Bu sene yarışmaya 3440 eser gönderilmiş desem sanırım şarkı çeşitliliği için ufak bir fikir verir. Eurovision İsveç'te önemli. Türkiye gibi İsveç'te de 1990'larda başlayan pop müzik furyasının etkisiyle gözden düşer gibi oldu. Ama 2000'lerle tekrar eski gücüne kavuştu. Bu noktada Eurovision kelimesini duyunca ööö tepkisi veren kurukalabalığa bir lafım olacak. Bu yarışmaya her müzik zevkine göre eser katılıyor. Piyasadaki parçaların yüzde kaçını beğeniyorsunuz? Binde 1 desek? Bu bile fazla belki. Eurovision'da her sene 50'ye yakın şarkı dinliyorsunuz. Bunların birini bile beğenmeniz %2'lik bir oranla normal müzik piyasasının beğeni oranına fark atıyor. O yüzden herkesle aynı şeyi söyleyerek kendinizi cool hissetmeden önce bi düşünün.

İsveç, Eurovision'la bazı ilklere de imza atıyor. Örneğin 2001 yılında bir televizyon dizisinin yıldızlarından oluşan Friends adlı grubun katılımı... Gerçi 2001 yılında İsveç ilklere imza atma konusunda bir taşla iki kuş vurmuş. Entelektüel aidiyet haklarına hat safhada özen ve önem gösteren İsveç, "Listen to Your Heartbeat" şarkısıyla bir skandala imza atarak 5.oldu. İşte Eurovision tarihinin ilk resmi çalıntı şarkısı. Hem de yine Eurovision'dan:



Melodifestivalen çok gelişmiş bir oylama sistemine sahip. 4 yarıfinalde 8'er şarkı yarışıyor. 7 şarkı halktan gelenlerden, kalan 1 şarkı ise Sveriges Television'un teklif götürdüğü ünlü sanatçılardan oluşuyor. Ünlü sanatçıların eserleri wildcard olarak anılıyor. Yarı finallerden ikişer şarkı otomatikman finale çıkıyor. International Jury ise kendilerine göre birer birinci belirliyor. Sonra Andre Chansen adında İkinci Şans yarışması düzenleniyor. Bu yarışmaya yarıfinallerdeki 3. ve 4.'ler atılıyor. Andre Chansen'den gelen 2 şarkı ile finale giden şarkı sayısı 10'a yükseliyor. Finalin son şarkısı ise International Juri'nin daha önceki birincileri arasından hak kazanıyor. Bu yıl International Jury, benim favorim olan Rum kızı Sofia'nın Alla parçasını finale taşıdı.

Finalde, International Jury şarkılara klasik Eurovision oylamasına göre puanlar veriyor: 1-2-3-4-5-6-8-10-12. Arkasından İsveç'in bölgelerine bağlanılıyor. Ve bölgelerdeki yerel jürilerin 12'lik sisteme göre oyları alınıyor. Son olarak televoting'ten gelen oylar ekleniyor. Televoting'ten gelen oyların tek farkı normal oyların 12 katı olması. Yani en düşük 12 puan, en yüksek 144 puan. Böylece her şey altüst oluyor... Bu sene Malena Ernman ipi göğüsledi.Şarkı disco-opera diyebileceğimiz orjinal bir eser. Ben beğendim. Şarkı sırasında Melane'nın gözlerini pörtlete pörtlete bakması dışında sorun yok. Şarkının ismi La Voix (Ses). İngilizce ve Fransızca söyleniyor. İşte İsveç'i Moskova 2009'da temsil edecek eser:

Ne için değil. Nasıl!



Hangi sporu yapıyoruz? Önemini yitirir.

Hangi başarıyı kazanıyoruz? Önemini yitirir.

Öyle anlar gelir ki ne için oynadığınız çok önemsizleşir. Çirkinleşir. İşte o zaman, kazandığınız başarı aslında hiçbir şey ifade etmiyordur.

Çok güzel bir maç yapıp eve mutlu dönebilirsiniz. Ama maçın son 30 saniyesinde kaleden çıkıp karşı takımın ceza sahasına gitmek hiç de alçak gönüllü bir hareket değildir. Üstelik rakip ceza sahasında, rakip takımın son gol şansının kalecinin kaleciye faul yaparak engellemesi sarı karttan öte bir şey. "Ne için" oynamıyorsun. "Nasıl" oynuyorsun? Hiç düşündün mü Senecky?

22 Nisan 2009 Fortis Kupası Beşiktaş - Ankaraspor Maçı

Monday, April 20, 2009

Güneş açınca herkes güler, Herkes gülünce hayat ne güzel =)

Nils Holgersson binsin kazına. Uçsun, uçsun, uçsun... Uçan kaz, baharın renklerini saçsın İsveç semalarına. Ordan da krallığa... İsveç'ten birileri masallar anlatsın. Çocuklar da resimlerine baksın uzaklardan.

Geçen sene Kabataslak Performans Kumpanyası'yla sahneye koyamadığımız SUPERSTAR adlı performans gösterisi 90'lar pop belgeseliydi. O zamanlar arşivleri tararken raslamadığım bir şarkı varmış. Bugün rasladım. Rengin diye bir kız söylüyor. Üstelik çok da şeker çok da eğlenceli bir klibi var. Şimdi Rengin blogumun duvarlarını boyayacak:

Sunday, April 19, 2009

Arasana beni, konuşalım...


Geri geldim. Krallık tekrar kenar köşe yazılarıyla karşınızda. Interrail gözlemleri yeri geldikçe gelecek.

Eve dönmenin en güzel yanı internet ve telefon. TRT'nın sıfat tamlamaları gibi "uzaktaki yakınlarım" ile tekrar yakınım. İletişebiliyorum. İletişim güzel. Mutluluk veriyor insana.

Biraz buruk bir yanı da var eve dönmenin. Şimdi okuycağınız paragrafı okurken üzgün ya da melankolik olduğumu düşünmeyin. Gayet soğukkanlı bir gözlem yapıyorum. Buruk demiştim... Ev mi gerçekten burası? Kimin umrundaydı ki 2 buçuk hafta Jönköping'ten uzak olmam. Kaç tane Erasmus arkadaşım yokluğumu hissetti? Bakalım sıcak bir hoşgeldin duyabilecek miyim? Yüzeysel arkadaşlıklar, yüzeysel sohbetler, yüzeysel bağlar... Ya sistemde sorun var ya da benim çok özlediğim o iletişim hususunda bir sorun var. İkincisini kabul edip bu kentte kalan son haftalarımı değiştirmeye çalışacağım. Umarım bu kentten sadece parti fotoları olan çocuk olarak dönmem.

Özlendiğini bilmek çok güzel bir şey. Sevildiğini bilmek... Bunu dile getirmek daha da güzel.

Buradaki evimden daha bir ev olan yerde beni özleyen tüm insanlara gülücükler. Sizi seviyorum. Sizi özlüyorum.