Monday, March 30, 2009

Eşelenmek

Kyckling tavuk demek. Hatta şikling diye okuduğunuz için sevdiğiniz kelimeler arasına yerleşiyor. Ama ben bundan bahsetmeyecektim. Şundan bahsedecektim: 5 koldan Gıt Gıt Gıdak skandalı İsveç medyasında kendine geniş yer buluyor. Geçen hafta masum İsveçli'nin tabağındaki tavuktan cam parçası çıkmasıyla başlayan skandal kendini geliştirerek devam ediyor. ICA süpermarkettten alınan Ystad marka dondurulmuş tavuktan çıkmıştı ilk cam. Sonra Kronfågel ve Ivar markalarda ürün yelpazelerine dondurulmuş camlı tavuğu eklediler. Son olarak da COOP süpermarketin Ystad'a yaptırdığı private label ürününden 3-4 milimetrelik cam parçasının çıkışıyla marketlerden bu markaların tüm taze ve dondurulmuş tavukları toplatıldı. Olayın arkası eşelenmeye devam ediyor.


Güncelleme: 5 koldan 6 kola yükseldik. Piteå'da bir restoranda Thai yemeği yerine camlı Thai yemeği yemiş bir adet üzüldüğüm Kuzey İsveçli.

Sunday, March 29, 2009

We are misunderstood...

Perfect ties, perfect smiles.
Bazılarının şaşkınlıktan abondane olacağını bile bile, çekinmeden eleştiri yapabilen insanları ayakta alkışlıyorum. İşte yeni bir Türk electro-rock grubu, klip de ünlü tiyatrocu Berkun Oya imzalı:


video

Not: Redd'in yeni single'ı Don Kişot'un klibi de bu akşam taze taze çıktı: http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=54793855

Saturday, March 28, 2009

I Hate Democracy !


Şimdi aslında düşünce özgürlüğü yok ya. Hah, işte varmış gibi yapıp yazı yazıcam. Yarın seçmeye gidiceksiniz ya... Seçim konuşmamı hazırladım.

Şimdi nedir bu demokrasi? Hemen Wikipedia anlatsın bize:

"Democracy is a form of government in which power is held directly or indirectly by citizens under a free electoral system. It is derived from the Greek δημοκρατία (dēmokratía (info)), "popular government",which was coined from δῆμος (dêmos), "people" and κράτος (krátos), "rule, strength" ..."

Yani diyor ki, demokrasi halkın doğrudan veya dolaylı olarak özgür seçimlere gittiği yönetimdir. Popüler hükümet demekmiş. Yunanca halk ve güç kelimesinden geliyormuş. Popüler hükümet nedir peki? Pop müzik gibi sanırım. Hemen açıyoruz Kral Tv'yi ve PowerTurk Tv'yi. Bekliyoruz biraz. Ah işte pop müzik listesi. Hem de biz telefonla bilmem kaç bilmem kaça SMS atarak listeyi belirliyoruz. Neeeeeee, Gülşen birinci sırada mı? İkinci sırada Serdar Ortaç mı? Bence gayet demokratik bir prototip olmuş. Yine bok gibi seçmişsiniz. Çünkü zevk seviyesi bok ve ötesi. Saygı duymuyorum. Geçtik.

Yarın seçimde kimi seçeceksiniz? İnternet sitelerine girip falan 10 dakikalık araştırma yaptınız mı? Hayır? Aferim, iyi bok yediniz. Sizden bolcasına ihtiyacımız var ki popüler hükümetimizi seçelim.

Peki ben demokrasiyi niye sevmiyorum? Çünkü demokrasi zararlıdır. Demokrasi insanlara silah vermek gibidir. Sen gider cahilin eline silah verirsen nereye sıkacağı belli olmaz. Bak ortadoğuya. Kadınları, namussuz diye taşlamıyorlar mı? Ama demokrasi. Herkes taşlanmasını istiyor.

Peki benim elimde demokrasi yerine ne var? Aslında fazla bir şey yok. Ama en kuvvetlisi şu sanırım: Meritokratik Demokrasi. "O ne be" dediniz di mi? Hemen Wikipedia:

"Meritocracy is a system of a government or other organization wherein appointments are made and responsibilities are given based on demonstrated talent and ability (merit), rather than by wealth (plutocracy), family connections (nepotism), class privilege (oligarchy), friends (cronyism), seniority (gerontocracy), popularity (as in democracy) or other historical determinants of social position and political power. In a meritocracy, society rewards (by wealth, position, and social status) those who show talent and competence as demonstrated by past actions or by competition."

Türkçesi de şu: Meritokrasi; ödev, görev ve sorumlulukların varolan yetenek ve kapasitelere göre dağıtılmasıdır. Yani yönetecek kişilere verilen yetkilerinin, onların zenginliği (plütokrasi), akraba torpili (nepotism), sınıf üstünlüğü (oligarşi), arkadaş eş dost (gerontokrasi veya AKP), ya da popülarite'ye (demokrasi) göre verilmemesidir. Yani meritokraside Tayyeap'ın bilmem nesi bilmem nereye bilmem ne olmayacak. Aydın Doğan'ın keza... Kültür Bakanı uyumayacak. Spor bakanının göbeği olmayacak. Maliye Bakanı da İmam Hatipli olmayacak. Çünkü herkes bildiği işi yapacak. Konusunda deneyimli kişiler yönetecek ülkeyi. Sağlık bakanı seçilecekse önemli profesörler arasından seçilecek. Yani demokrasinin bir tür "akademik ve bilgisel" alt sınır konmuş hali. Tabi bu durumda Arda gidip Tarım ve Köy İşleri bakanı için partisine oy vermeyecek. Çünkü Arda'nın bu konuda bilgisi yok. Yani körler sağırlar birbirini ağırlamayacak.

Peki Atatürk gerçek demokrasiyi uygulamış olsaydı ne olurdu? En basitinden şapka devrimi olmazdı. Böyle kadınlar deniz anası kıyafetleriyle dolaşırdı. (ki hala annenisin çarşafını kullananlar var. konu dışı) Halkın çoğunluğu açılıp saçılmak istiyor muydu? Yooo. Yani Atatürk bunu halka sorsaydı avcumuzu yalardık. O zaman demokrasi aslında insanlığın gelişiminin de önünde engel (eğer halk cahilse).

"Herkes hak ettiği biçimde yönetilir." diye bir söz var. Bir kısmımız hak etmediği için bundan zarar görüyor. Ama siz gidip yine hakettiğiniz ampül kafalıyı seçin. Giderken de şu şarkıyı mırıldanırsınız:


video

Friday, March 27, 2009

One More Cup Of Coffee

Kasabamıza Zimmy geldi. Yani Robert Zimmerman. Hadi işinizi daha da kolaylaştırıyım: Bob Dylan. Amerikan folk müziğinin yaşayan efsanesi. Folk rock ya da folk blues da diyebilirim aslında. Sanırım açıklamak zor. 1941 doğumlu Dylan, bu demektir ki 68 yaşında. Vay canına... Ölmeden görmek lazım dedik, koştuk aldık biletlerimizi.

Üniversitede Dylan'ın bir şarkı sözünden yola çıkılarak hazırlanmış ufak bir açık hava fotoğraf sergisi vardı bugün. Bu kare de sergideki brandadan.

7 Haziran 1988'de,diğer bir değişle ben annemin karnında kulak uzvumu geliştirmek için bol bol hücre bölünmesi yaparken Bob Amca bir turneye çıktı. O turnesini başka bir turneyle birleştirdi. Derken bir gazeteciyle arasında geçen dialogtan bir isim doğdu: Never Ending Tour

Never Ending Tour, Dylan gibi efsaneleşti. Kim bilir kaç konser verdi. Bir iki kere sağlık nedenlerinden ara verir gibi oldu ama sonra kaldığı yerden devam etti. Gerçekten de bitmedi turne. Döndü dolaştı 2009'un bir bahar başlangıcı Jönköping'e geldi. Hikaye bu ya, Arda da ordaydı.

2002'nin Ağustos'undan beri her konser başlangıcında yapılan anonsu da canlı dinlemiş olduk:

"Ladies and gentlemen please welcome the poet laureate of rock 'n' roll. The voice of the promise of the 60's counterculture. The guy who forced folk into bed with rock. Who donned makeup in the 70's and disappeared into a haze of substance abuse. Who emerged to find Jesus. Who was written off as a has-been by the end of the 80's, and who suddenly shifted gears releasing some of the strongest music of his career beginning in the late 90's. Ladies and gentlemen - Columbia recording artist Bob Dylan!"



Bu anonsta bahsedilmiyor; ama Bob iyi bir ressamdır da... Tarzını sevdim.

Zimmy neredeyse bildiğim parçalarının hiçbirini çalmayarak beni hayal kırıklığına uğrattı. Zaten şarkı söylerken de konuşurken de İngilizce'sinden tek kelime anlayamıyoruz. "Just Like A Woman" vardı repertuarda, kapanış da "Blowin' In The Wind" ile yapıldı. Sesi gitmiş Bob Amca'nın. O kadar sigara... Ama efsanesiyle sahnede yaşıyor. Hem mızıka çaldı bize bol bol. O bile yeter. Ama keşke vokalist kullansaydı. Tek vokalisti bile yoktu. Şarkı aralarında hiç konuşmadı. Açılışta da konuşmadı. Sadece orkestradakilerin isimlerini saydı. Sahne bomboştu. Dekor yok. Sadece müzisyenler. Çok fazla ışık vardı; ama onlardan da yararlanılmadı. Sanırım ben sadece sanatımı yaparım felsefesi var. Ötesini popüler kültür olarak görüyor. Ben görsellikle müziğin birbirini tamamladığını düşünürüm. Müzisyen olsam böyle yapardım. Fakat kendi içinde çok mantıklı Bob Dylan'ın tarzı. Bu da yeterli sanırım.
Ayrıca Arda, 50 metre mesafeden kanlı canlı Bob Dylan gördü mü? Bence gördü. Çok cool. Sanırım bunu bir 50 sene kadar anlatır.

Tek bir şey kaldı içimde. Zimmy rüzgarın içine sürüklenmeden önce, ondan canlı canlı "One More Cup of Coffee"yi dinleyemeyeceğim. Acı bir gerçek. Bi' kahve borcun var Zimmy, yazdım kenara...

Ben bir oyuncu

Ben bir oyuncu
Değişerek kendim kalabiliyorum en çok
Ben kimim bu gece
Hangi çağda nerede
İşim can vermek sözcüklere
Dokumak insan ruhunu
Kendi küllerinden tutuşan o
Söylencelik kuş gibi
Yeniden can bulmak için
Eğiliyorum önünüzde...
(Güngör Dilmen)


9 sene olmuş. 15 prodüksyon... Emeği geçen herkese, arkadaşlarıma ve izleyenlere sonsuz teşekkürler. Işıkların yüzüme vurmasını çok özledim. 27 Mart Dünya Tiyatrolar günüm kutlu olsun.

Thursday, March 26, 2009

Bi' Saatinizi Alabilir Miyim?

2007'nin martı... Sydney'de bir grup insanın bize anlatacakları vardı. Onlar o beyaz kutup ayısından çok uzaktalardı. Beyaz kutup ayısı da onlardan çok uzaktaydı.Saatlerdir yüzüyordu kutup ayısı. Kim bilir belki günlerdir yüzüyordu. Üstünde durabileceği ufak bir buz parçası buldu.

2007'nin martında Sydney'dekiler ışıklarını kapattılar. Hepsini değil. Sadece gereksizleri. Az buz değil. 2milyon 2yüzbin kişi, bir saatliğine de olsa kutup ayısına hiç olmadıkları kadar yaklaşmışlardı.

Earth Hour dendi bu olaya. Dünya'nın Saati... 2.sinde 35 ülke, 400 şehir katıldı. 36milyon kişi şans diledi kutup ayısına.

Bu sene 3.sü Earth Hour'un. Biliyorum belki şimdi söyleyeceğim zamanı unutacaksınız. Belki dışarıda olacaksınız. Belki aileniz belki evdeki arkadaşlarınıza anlatamayacaksınız. Ama bilin ki 82 ülke 2100 şehir olacak bu sene. Tüm şehir simgelerinin ışıkları sönecek. Fast-food restoran zincirleri ve ünlü kıyafet markalarının dükkanları loş olacak. Google simsiyah bakacak.

Ama yine de hatırlarsanız,
28 Mart Cumartesi,
ülkenizin yerel saatine göre
20:30 - 21:30
arası sadece gereksiz ışıklarınızı söndürün.


Hem bak Edison Amca'mız ne diyor:

Wednesday, March 25, 2009

6th Sense

Küçüklüğümden beri ara ara düşünürdüm "6.his olsaydı ne olabilirdi" diye? Aynı soruyu "5.boyut ne olabilirdi" diye de sorarım. (4.boyutu zaman olarak kabul ediyorum.) 6.hissin de insanların beynini okumak olmasını isterdim. Ama bu gece soruma yanıt buldum. Beyin okumak değilmiş 6.his. Üstelik benimki gibi fikir düzeyinde de kalmamış. 6th sense'i bulmuşlar. Uygulamışlar. Pratiğe geçmiş bile.

6th sense'in adı teknolojik göz...


video

Tuesday, March 24, 2009

Mutluluk...


Dans edelim mi?

http://fizy.com/yRQxTx9RYAO3








İnsan Değilsiniz Demem İçin 338.000 Ayrı Nedenim Var.

Birazdan izleyeceğiniz görüntüler moralinizi bozacak. Ama Kanada bu görüntülerin bu sene 338bin kere daha tekrarlanmasına yasal izin verdi. Bakamasanız da dinleyin. Birilerinin size anlatacakları var.


video

Daha fazlası için: http://www.furisdead.com/

Hello, my name is Arda. You can call me Artur!

Name days ya da isim günleri…İşte bugünkü konumuz bu. Genel olarak Roman Katolik geleneğinden gelen bir olgu bu. Her aziz ve azize için, onların adlarına ait bir gün seçilmiş. Adınız hangi güne denk geliyorsa o günü isim gününüz olarak kutluyorsunuz. Doğum gününüze ek bir eğlence. Daha fazla eğlence için bahane işte. Tam benlik yani.
Şöyle kısaca bir tarihi arkaplanını sorguladığımızda geleneğin Orta Çağ’a dayandığını görüyoruz. İsim günleri her zaman aynı olmamış. İlk değişiklik Scandinav ülkelerinin Protestanlığa geçişiyle başlıyor. Böylece bazı Saint’lerin isimleri değişiyor veya yeni isimler ekleniyor. 18 yüzyıla gelindiğinde ise neredeyse her ülkenin kendine ait ayrı bir isim günü listesi oluşuyor.

18 yüzyılda isim günü listesi İsveç’te de yenileniyor. Hüsamettin, Pakize tarzı isimler yerini Hüsocan, Pakizesu gibi daha popüler isimlere bırakıyor. En önemli değişiklik ise Royal Family’nin isimlerinin listeye adapte edilmesi oluyor. Bu süreçte isim günü geleneğinin Hıristiyanlıktan uzaklaşıp normal bir kutlama halini aldığını eklemek gerek. İşi ciddiye alan İsveçliler 1901 yılında Royal Swedish Academy of Sciences adlı kurumun araştırmalarıyla resmi bir liste hazırladılar. Bu liste 1972 yılında tedavülden kalktı. Böylece birbirinden farklı isim günü listeleri hortladı. 1986’da kontrolü ele almak için yeni liste seçimi yapıldı. 1993’te her güne iki isim belirleyen liste kabul edildi. 2001’de ise liste en modern halini aldı.

Şimdi gelelim uzun lafın kısasına… Kendime bir isim seçtim. Arda’ya en çok benzeyen: Artur! Dikkat “h” harfini yazmadım. Çünkü İsveç’liler adları Türkçe okunuşlarıyla yazıyorlar. Arthur Artur, Mathilda Matilda, Eric Erik oluyor. İsveç listesine göre isim günüm 13 nisan. Bu sene ilk isim günümü kutlayacağım. Şans bu ya ilk isim günüm “Annandag Påsk”a denk geliyor. (annandag posk diye okuycaksınız.) Easter Monday oluyor kendileri. Bu sene ilk kez paskalyayı da kutlayacağım. Muhtemelen isim günümde Roma’da interrail’de olacağım. Çok merak ediyorum.Bakalım nasıl geçecek…

Sunday, March 22, 2009

Dobra Dobra Polonya (bölüm 3: Kraków)

Krakow bir iki… Krakow bir iki… Kalkıyor… Accık gecikmeli de olsa Krakow yazıma başlıyorum. Ve böylece AuschwitzVarşova – Krakow’dan oluşan Dobra Dobra Polonya gezimin üçüncü ve son ayağını siz sayın okuyucularımla paylaşmanın ıbısı ve dıbısı içindeyim.

Varşova’da tren garındaki teyzenin bize nieeeey niieeey two zloty diye bağırmasıyla psikolojimizde oluşan derin yaraları kapamak üzere 6 saatlik bir tren yolculuğundan sonra Krakow’a vardık. Sabahın 6’sında yüzümüze yüzümüze çarpan ve İsveç’ten daha soğuk olan havaya rağmen 2007’de dünyanın en iyi genç hosteli seçilmiş olan Hostel Flamingo’yu aramaya başladık.Ama soğuktu. Soğuğu şöyle tarif edeyim: Şimdi bir park düşünün çember şeklinde. Bu parkın sağ çaprazına geçmeniz gerekiyor. Yani 90 derecelik bir yol yürüyeceksiniz. Efe’nin beyni soğuktan alternatifi seçti. Aynı noktaya 270 derece ile ulaştık. Tabii o sırada benim beynim haritayı algılayamayacak kadar donmuştu.



Hostele gelince ilk işimiz biraz daha uyumak oldu. Sonra yine bol reçel seçenekli güzel bir Polonya kahvaltısı… Arkasından hostele osursan duyacağın mesafede olan Old Town ya da Market Square’de aldık soluğu. Biraz güvercin kovaladım.

Biraz heykellerle oynadım.



Neyse. O arkadaki bina market oluyor. Avrupa’nın ilk kapalı çarşısıymış. İçerden Krakow’un simgesi olan Ejderha magnetlerinden satın alabilirsiniz.

Krakow güzel bir yer. Eminim baharda çok daha güzelleşiyordur. Neredeyse her sokağında görülmeye değer binalar var. Çünkü Krakow İstanbul gibi. Polonya’nın eski başkenti. Hani Varşova fotolarımda elinde haç tutuan bi amca vardı. Böyle upuzun bir direğin üstünde duruyordu. Biz de 1milyonuncu foto çekenler ödülünü almıştık. Hah, işte o amca taşımış başkenti Krakow’dan Varşova’ya. (Ben onun ağzını yüzünü…)


Krakow’un en güzel yeri bir müzenin içinden giriş yaptığınız U Babci Maliny adlı restorandır. Burda geleneksel Leh yemeklerini yemezseniz Polonya’yı gezmiş olmazsınız. (ki biz 3 kere gittik…) Gulash çorbası var. Ekmek içinde servis ediliyor. Mmmm… Süper domuz kaburgaları ve etleri var. Portakallı olarak servis ediyorlar. Portakalın etle bu kadar güzel gidebileceğini hiç düşünmezdim. Lahana salataları var. Mmmm… Bu noktada Pelin’in annesinin bir bilmecesi vardı. Cevabı “Polonya’da et kuyruğu.”. Ama Pelin bir türlü sorusunu hatırlayamadı. Traditional Polish Souce var. Kesinlikle tatmalısınız. Bir de horse rubbish souce diye bir şey var. Eğer yazın kamyonetlerden etrafa sıkılan sinek öldürücü gazların kokusunu seviyorsanız bu sosu afiyetle yersiniz. Ama biz döktük. Ve Polonya’nın yıldızı: Pierogi. Mantı hamuruyla hazırlanıyor. Mantıdan daha büyük. İçine lahana, et ya da peynir konuluyor. Haşlanarak ve tavada kızartılarak servis yapılabiliyor. Her çeşidini denedik. Sadece peynirli bulamadık. İçimizde kaldı. Bir ara onu bulmam lazım.

İlk gece Irish Pub bulduk bir tane. Oraya gittik. Leh birası Żywiec’i burada denedik. Her şey çok ucuz Polonya’da. Özellikle içkiler. İsveç’te tek biraya verdiğim ücretle Polonya’da masadan kalktım. St.Valentine’s day Krakow günlerimize denk geliyordu. Ben 20 senelik geleneğimi bozmadım. Ve her zamanki gibi sevgililer gününü sevgilisiz olarak geçirdim. Faytonları izledim. Krakow’daki tüm jazz barlarına sırayla girip çıktım. Hatta bir tanesinde kocaman bir saksafon çalan takım elbiseli adam heykeli vardı.Orda o akşam konser vardı. Çok kalabalıktı. 3 kişilik yer bulamadık. Ben pek iyi hissetmem sevgililer gününde. Ama sanırım Efe’yle Pelin daha buruk hissettiler. Yazık yavrucakların sevgilileri çok uzaklarda.


Jazz barda masa bulamayınca Krakow’un en gözde barı olan Prozac’a gittik. Çok güzel bir iç mekan tasarımı yapılmış. Her köşe birbirinden farklı bir tarzda dekore edilmiş. Ama hepsi birbiriyle uyum içinde. Prozac’ta da Leh vodkası denedik. Honey Vodka Shot… Yine sudan ucuz… Şu masayı da eve götürmek istiyorum:


Dönüşü, "hüüç" diye okunan Łódź diye yazılan şehirden yapacaktık. Yine bir tren yolculuğu ve yine tren biletlerini satan altın kızlar… Efe’yle ben biletleri aldık. Kadından Pelin için bir tane daha istiyoruz. Anlamamakta ısrar etti. Sonra sanırım vahiy yoluyla 3 kişi olduğumuzu ve sadece 2 bilet olduğunu anladı. (God bless you, the jesus in the toilet.) Tren yolculuğu çok çok çok eğlenceli geçti. Normal kompartmandan yer bulamadığımız için bar kompartmanında seyahat ettik. Pelin her zamanki gibi yolculuğu uyuyarak geçirdi. Bu sefer tek farkı bar taburelerinin üstünde uyumasıydı. (bkz. Ölseydim de kızımın bar taburelerinde uyuduğunu görmeseydim.) Bardaki yarmagül teyzeden devamlı çay kahve aldık bizi kovmasınlar diye… Pelin uyurken türlü türlü manyaklıklar yapıp videoya kaydettik. Sanırım en son kafasından aşağı kapakla su döküyorduk. Bir de “otobüstekilerden kim gebersin” adlı oyunu oynadık. Apartman teyzesi, kürt, abaza, death metalci gençlik, mal leh, isveçli kız ve muavinden oluşan pembe dizi tadında komedya…


Derken Łódź’taki yarım saatlik ultra hızlı şehir turuna başladık. Pop-up heykeller var sokaklarda. Görmek için dikkatli olmalısınız. Yoksa çok güzel şeyler kaçırabilirsiniz. Son kez pierogilerin her çeşidinden ısmarlayıp yedikten sonra havalimanına doğru yola çıktı. Yolluk olarak Leh Fika’sı yapmaya karar verdik ve Pelin’le girdiğimiz pastaneden ne bulursak aldık.
Tanıştırayım bu Roman Polanski. Soyadından da anlaşılabileceği gibi Polonyalı. Yönetmenlikle uğraşıyor. Diğer bir deyişle "Piyanist" filminin rejisörü. Döndükten sonra Leh arkadaşımdan duydum: Bu zat-ı muhterem hakkında Amerika'da tutuklama kararı varmış. Sanatçımız güzel film çektiği kadar da tecavüz ediyormuş. (Bertolt Brecht ne derdi acaba duruma?)
Havalimanı bir evin oturma odası kadar. Zaten gün boyu sadece 2 uçuş varmış: Stockholm ve Paris. Sanırım bu yüzden yarım saat erken havalanmaya karar verdiler. (İndikten sonra herkesin alkışlaması ve Ryan Air hopörlörlerinden bangır bangır gelen olala yine tam zamanında indik, kahretsin muhteşem bir şirketiz, hohooo anonsu) Bir de o kalkışta Ryan Air pilotunun akrobatik denemesi olmasaydı daha bir huzurlu olabilirdi. Gerçi bu açıklarını komik hostlarıyla telafi ettiler. Hhahah bir insan yaptığı işle anca bu kadar dalga geçebilir.
Stockholm Skavsta havalimanına indiğimizde huzur dolduk. Ne güzel herkes İngilizce konuşuyor. Polonya’da sadece Łódź’taki tıp öğrencisi ufaklık bizle İngilizce konuşmuştu. Sanırım favori Leh’imiz o oldu. İki numarada da Krakow'da alışveriş merkezinde Tribeca adlı yerde kahve içerken bir Leh aile babasının Pelin'in suyunu ısmarlaması olarak sayabiliriz.
Skavsta havalimanında, Arlanda havalimanındaki Welcome to my hometown panolarından yok.Ama en azından biz içimizden hometown’a döndüğümüzü hissediyorduk.

Aaa bu arada. Gezimizin son puzzle parçası yerine oturdu. Pelin kritik soruyu bir ay sonra hatırladı: “2km. uzunluğunda kıvrılarak ilerleyen ve sadece lahanayla beslenen şey nedir?”

Friday, March 20, 2009

The Terrafugia Transition

Bir hayal gerçek oldu. Otomobil uçar gider...

Tuesday, March 17, 2009

...bizim evlatlarımız


Türk gününde çektiğim fotlardan biri. Anzak arkadaşlarım. Bunu ayrıca koymak istedim.

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen Analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır." Mustafa Kemal Atatürk

Dion Ashton (New Zealand):
thats fucken awesome bro!!!!much love to the turkish crew and the tukish quote above. P.S to everybody back home the quote above I have translated and sent around if you woul like me to translate let me know...its very touching stuff

Sean Brennan  (Australia):
Very touching from the Turkish.

"Those heroes that shed their blood and lost their lives..you are now lying in the soil of a friendly country.Therefore rest in peace.There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours.You the mothers who sent their sons from far away countries wipe away your tears.Your sons are now living in our bosom and are in peace.Having lost their lives on this land they have become our sons as well"

Bugün 18 Mart...
Uzak diyarlara, uzak zamanlara...

...uçurtma




Sizin için yazmıyorum bu sefer. Kendim için bu. The Kite Runner filmini izledim şimdi. Hayır ağlayamadım.


Ben babamla hiç uçurtma uçurmadım. Zaten benim hiç uçurtmam da olmadı. Ben babamla balık da tutmadım. Hep tutmak istedim.

2 sene önce apartmanın kapısının önünde... 18 yaşımdaydım. Aslında hava almaya çıkmamıştım. Sen gelirsin diye bekliyordum. Tam zamanında geldin. Galiba ilk ve son kez babam olduğunu bu kadar içten hissetmiştim. İlk kez hayatındaki en değerli şeyin oğlundu. Arabanın içinde kaç dakika kucağında ağladım hatırlamıyorum. Sadece teşekkür etmek istiyorum. Bunu sen hiç bilemeyeceksin biliyorum. O kısacık süre için de olsa...

Geçen gün aklıma takıldı. Babamla en son ne zaman fotoğraf çektirmiştim diye. Hatırlamıyorum. Seni özlemedim. Babamı özledim... İşte şimdi tekrar ağlıyorum...

Saturday, March 14, 2009

Turkisk Kulturell Dagen


Afiş

Bugün de bir afişle başlayalım: Turkisk Kulturell Dagen olayın İsveççesi. Bu hafta İsveç’te Türk Kültür Günü yaptık. Aslında her hafta bir ülke yapıyor. Geçen ay international association’a gidip ben de yapmak istiyorum dediğimde çok sevinmişlerdi. Sanırım haklı çıktılar.

Harflerin içine resim yerleştirme fikri Efe’nin abisinden. Uygulama da Efe’den. Bir sürü kültürel öğe. Hepsi de ince ve güzel bir seçim olmuş. Ama şu “R” harfi yok mu, işte ona bittim. R’de Ortaköy Camii var. Aynı fotoğrafın devamı “-“ işareti üzerine oturtulmuş ve Boğaz Köprüsü’ne denk geliyor. “-“ işareti ha kelimeleri bağlamış ha kıtları. Zaten Boğaz Köprüsü de kıtaları ve kültürleri bağlamıyor mu? Hem ne demişti Meltem Cumbul, Eurovision 2004 İstanbul’un açılışında: “The only city in the world that embraces two continents: Europe anda Asia.”

Efe’ye afişi international association’a bırakmayalım kendimiz yapalım dediğimde bir an duraksayıp uğraşmasak mı demiştik. Sonra tekrar gidip fikrimizi değiştirdik kendimiz yapıcaz dedik. İyi ki öyle demişiz. Türkiye’deki kültürel geçişi hangi renk turkuazdan daha iyi anlatabilir ki. Turkuaz aradadır. Ne mavidir ne yeşil… İkisine de tolerans göstermeyi öğrenmiş bir renktir. International Association’a bıraksaydık işi sanırım turkuaz yerine dansöz fotosu görecektik. (En azından international associationdaki çocuğun arkadaşım belly dance yapabiliyor isterseniz gelip dansetsin teklifine böğürerek nooo demem bir fikir verebilir. Dansöz pek Türk değil ama varlığı yadsınamaz. Ama şu da var ki dansöze gelene kadar anlatmamız gereken o kadar çok değerimiz var ki…)

Afişin sloganı benden. Efe afişi anlatıp bir slogan bulmamı istedi. Explore the Harmony! Sanırım kültürel farklılıkların uyumunu anlatmak için güzel bir seçim oldu bu sözcükler.

Bir de Efe'nin benim için hazırladığı korsan kültür günü afişi vardı:

Video

Buraya gelirken yanıma bir DVD almıştım. Eurovision Song Contest 2004. İsabet olmuş. Çünkü Eurovision 2004’teki performansların arasında Türkiye tarihinin en başarılı ülke tanıtım reklamları vardı. Zaten bugün için Eurovision’dan daha iyi bir seçim olamazdı. “Under the Same Sky…”. Buydu Eurovision 2004’ün teması. “Aynı gökkubbe altında…” İzleyiciler için hazırlanan insertlerin altında da slogan tamamlanıyordu. Her sayfada başka…
Under the same sky, we share melody.
Under the same sky we share hope.
Under the same sky, we share brotherhood.
Under the same, we share harmony.

Efe’yle birlikte DVD’nin içinden bu tanıtımları kesip arka arkaya koyduk. Kültür gününde de misafirlerimiz TV’de bu tanıtımları izlediler. İşte bir örnek:

video


Müzik

Pelin’le birlikte seçtik müzikleri. Olmazsa olmazlar var dedik. Bunu da dinlemeliler dedik. Sonra bir baktık 65 şarkı etmiş. Tarkan’dan Şımarık’ı çaldık. Sertab’tan Everyway That I Can. Bunları biliyorlardı zaten. Candan Erçetin’le Ege-Rumeli havalarını çaldık kulaklarına. Emre Aydın ve Teoman’la Türk rock’ını tanıttık. Ayten Alpman, Ajda Pekkan, Vega, Redd, Şebnem Ferah, Kenan Doğulu, Mirkelam, Mor ve Ötesi, Kargo, Athena, son ozanımız Sezen Aksu…

Belçika'lı arkadaşım Antoine'ın ne zaman 17'yi çalacaksın diye sormasını da kayıtlara geçmek istiyorum.

Efe bir yazısında şöyle demişti: “Yolda ipod shuffle'dayken Dönence çaldı. Nasıl pis koydu şarkı isveçteyken. Cidden dönence lazım buralara...” Adam olacak çocuklar adam oldu Efe’cim. İçin rahat olsun, dönence uğradı buralara…


Yemek

Yemekler için aklımıza gelen ilk şey altın günü konsepti oldu. Soluğu coop adlı markette aldık. Üzerinde deve resimleri olan orientalisk adlı reyonda sera marka ıvır zıvırları bulduk. 8 kutu yaprak sarma aldık.
Kültür gününün menüsünde bir tek sarma ve lokum hazır alındı.
Diğerlerinin hepsini Pelin’in yardımıyla ben yaptım. Mercimekle bulgur pek alıştığımız gibi çıkmadı. En azından Türkiye’den aldığım tariflerle kısır ve mercimek köftesi yapmaya çalışırken duruma bir local touch gerektiğini anladım. Yani biraz daha kaynar su… Kültür gününden önceki gece ve kültür gününün sabahı devamlı yemek yaptık. 3 tencere irmik helvası kavurduk. (ABBA’nın ruhuna)
2 Tencere kısır yaptık.Hem de nar ekşili… Yanında da marul...
5 katlı mercimek köftesi tabağı…
Ve ayran…
Ellerim hala soğan kokuyor.


Kültür Günü

Kültür günü tam anlamıyla efsanevi oldu. Ben turkuaz rengi t-shirt ve sweeter’imle, Pelin de ada vapuru illustrasyonlu t-shirt’üyle yerimizi aldık. Diğer Türkler de forma giyip gelmişler. Şu ana kadar katıldığım hiçbir kültür gününde bu kadar uzun bir sıra görmemiştim. Servisi Müge’yle birlikte yaptık. Yine de yetiştiremedik. Misafirlere kendi tabağınızı hazırlayabilirsiniz dedik. Herkes bu ne bu ne diye soruyordu. Tam olarak İngilizce açıklaması yok ki bu güzelim şeylerin. Sanırım teyzemin sözlerine başvurucam: “Tat da bil.”


International association bize yaklaşık 40-50 kişi geliyor, siz de yaklaşık 50 kişi gibi düşünün demişti yemekler için. Harcadığımız tabakları saydık: 2 paket 50’lik tabak Müge’den , 2 paket tabak da international association’dan. Onlar da 35’lik falan olsa. Ohaaa, en az 170-180 kişi gelmiş.Tabi bunlar yemeklerin tadına bakabilenler. Şimdi niye, 12.00-14.00 arası olan kültür gününde yemeklerin 12.25’te tükendiği anlaşılıyor.


Ziyaretçi Defteri

Diğer kültür günlerinden çok farklı oldu bizimki. Kimse bu kadar çok hazırlanmamıştı. Kimse afişinde sloganına, yemeğinden videolarına bu kadar ince eleyip sık dokumamıştı. Aklıma geldi. Niye bu günü ufak bir ziyaretçi defteriyle ölümsüzleştirmiyoruz dedim. Yemekleri afiyetle höpürdetmekten kenarda kalan defteri pek fazla kişi görmedi. Ama görüp yazanların notları emeğimizin karşılığını fazlasıyla aldığımızın göstergesi. International Association’daki arkadaşlar da onayladılar: “It was the best cultural day ever.Thank you guys…”

Thursday, March 12, 2009

... a wind that blows in from the north

Kath Bloom - Come Here:
http://fizy.org/wLEWqR4HfuI

There's a wind that blows in from the north,
And it says that loving takes its course.
Come here. Come here.
No I'm not impossible to touch,
I have never wanted you so much.
Come here. Come here.
Have I never laid down by your side?
Baby, let's forget about this pride.
Come here. Come here.
Well, I'm in no hurry.
You don't have to run away this time.
I know that you're timid,
But it's gonna be all right this time.
Come here. Come here.

Saturday, March 7, 2009

"Let the pictures do talking."

Bu yazıya başlamadan önce "Farkına Var(ma)mak" yazısını okuduğunuzdan emin olun.


Bir fotoğrafla başlıyoruz bugün. Bu fotoğrafı ilk kez annemin muayenehanesinde görmüştüm. Altında kısacık açıklamasıyla… Mart 1993, Sudan… Ufak bir kız var fotoğrafta. Arkasında bir akbaba bekliyor. Ölü değil kız. Akbaba ölmesini bekliyor. Sürünmekten yorulmuş kız. Bir kilometre kadar yolu kalmış. Birleşmiş Milletler’in aşevinin bulunduğu kampa gidiyor.

1994 Pulitzer ödülünü alan fotoğrafın arkasındaki isim “Kevin Carter”. 20 dakika bekliyor fotoğrafı çekmek için. Akbabanın kanatlanmasını umuyor. Akbabanın tüyü kıpırdamıyor. Sonra fotoğrafı çekiyor, akbabayı kovalıyor.

23 Mart 1993’te ilk kez The New York Times’ta yayınlanıyor fotoğraf. Telefonlar yağmaya başlıyor editöre. Herkesin aklında tek bir soru: “Küçük kız iyi mi?” Bilmiyor editör. Yanıt veremiyor. Kevin’a soruyor. Kevin da bilmiyor. Fotoğrafı çektiği bölgede salgın hastalık varmış. Bütün fotoğrafçıları uyarmışlar, sakın yaklaşmayın diye.

Fotoğraf beraberinde fotojurnalizm hakkında etik tartışmalarını getiriyor. St.Petersburg (Florida) Times’ın sayfalarına mürekkep şu izleri bırakıyor:

"The man adjusting his lens to take just the right frame of her suffering might just as well be a predator, another vulture on the scene."

Aynı soruları Kevin Carter da kendine sormuş besbelli. Pek dayanamıyor yaşadıklarına. O fotoğrafı çekip arkasını döndüğünden beri… Ödülü aldıktan birkaç gün sonra en yakın arkadaşı Ken Oosterbroek öldürülüyor. O da fotojurnalistlik yapıyordu. Arabasına atlıyor Kevin. Çocukken oyun oynamayı en sevdiği parka gidiyor. Üzerinde bir kot, bir t-shirt. Walkman’ini kulağına takıyor. Karbon Monoksit zehirlenmesi… İntihar ediyor Kevin. Bedenini aldıklarında yanında ufak bir not buluyorlar:

"I am depressed ... without phone ... money for rent ... money for child support ... money for debts ... money!!! ... I am haunted by the vivid memories of killings and corpses and anger and pain ... of starving or wounded children, of trigger-happy madmen, often police, of killer executioners...I have gone to join Ken if I am that lucky."


Kevin’ın ölümü çok ses getiriyor. 1996’da Manic Street Preachers, Kevin Carter adında bir şarkı besteliyor:

“Hi Time magazine hi Pulitzer Prize
Tribal scars in Technicolor
Bang bang club AK 47
hour

Kevin Carter

Hi Time magazine hi Pulitzer Prize
Vulture stalked white piped lie forever
Wasted your life in black and white

Kevin Carter

The elephant is so ugly he sleeps his head
Machetes his bed Kevin Carter kaffir lover forever
Click click click click click
Click himself under

Kevin Carter”

Aynı yıl, Kevin Carter isimli bir balad Martin ve Jessica Ruby Simpson’ın albümüne giriyor. Heavy Metal grubu Savatage ise Poets and Madmen albümlerinde Kevin’ın mirasını işliyorlar. Mark Danielewski’nin House of Leaves adlı romanında Kevin’a çok benzeyen bir karakter yer alıyor. 2004’te Masha Hamilton, The Distance Between Us adlı romanını Kevin Carter’a ithaf ediyor:

“Kevin Carter and journalists everywhere who put their bodies and their souls on the line to cover war."

2004’te bir de belgesel film geliyor: The Life and Death of Kevin Carter. Yönetmen Dan Krauss
http://www.kevincarterfilm.com/

2008 yılında ise Alfredo Jaar, The Sound of Silence isimli bir video yayınlıyor. Serginin adı Politics of Image.

Bu kadar söyleceklerim. Ne demeli şimdi başlığa. Bir kızın öyküsü vardı. Bir fotoğrafın öyküsüne dönüştü. Sonra fotoğrafçının öyküsü geldi. Ölümünün ardından yepyeni hikayeler eklendi. Çok öykü vardı bu öyküde. Bazıları Kevin Carter dedi adına. Bazıları Kevin’ın yaşamı, bazıları Kevin’ın ölümü… Bazıları The Distance Between Us diyerek anlatmaya çalıştı olanları. Bazıları dile getiremedi olanların adını. The Sound of Silence oldu konuşan.

Hani Kevin’ın notunun sonunda bir isim vardı. Ken… En iyi arkadaşı… Ken bir şey demişti önceden: “Let the pictures do talking.” Belki de fotoğrafın kendisiydi bize hepsini anlatan.

Sunday, March 1, 2009

Ho Vi Gooo, Ho Vi Gooo, Ho Vi Gooo !

İsveç'te doğsaydım buz hokeyi oyuncusu olurdum.

Takımım Husqvarna (HV71), buza çıkış:

video